25 Aralık 2019 Çarşamba

KAR- ORHAN PAMUK

Çok çok uzun bir süredir yeniden el atılmayı bekleyen bir romandı Kar, minik kütüphanemde. Vakti zamanında çooook çoook uzun seneler önce elime almış, okumaya başlamış fakat devamını getirememiştim. Arada sırada bu şekilde yarım bıraktığım kitaplara bir şans daha veririm. Bu kitaba da bu şansı verdim ve tekrardan okumaya başladım. Sonra bir gün, bir akşam yine "şu kitabı bitirmeliyim" mantığı ile okumama devam ederken bir anda kitabı koltuğun üstüne hafifçe fırlattım. Velhasıl bu kitap gene bitemedi. Yaklaşık 140 civarı sayfalara geldim ama inanın devam edemedim. Belki bu yazıyı okuyup beni "adam nobel almış fakat eleştirilere bak" deyip eleştirenler olacaktır. Evet nobel almış almasına da benim gibi sade bir vatandaşın ve sade bir okurun beğenisini alamamış Orhan Pamuk, Kar romanı ile. Belki yüksek bir edebiyat tekniği ile yazılmıştır bu roman. Belki de konusu beni aşıyordur bu romanın. Olabilir. Belki ben Orhan Pamuk'u anlamıyorumdur. Bu da olabilir. O zaman bu kitap benim açımdan bir işkence oluverir, olmuştur da. Anlayacaklara iyi okumalar dilerim. 
Her ne kadar bu romanı bitiremesem de üç beş bir şey söylemem lazım müstakbel okuyuculara.Kitabın arka kapağında New York Times, Orhan Pamuk ile ilgili şöyle demiş; "O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir gazeteci. Orhan Pamuk büyük bir romancı". Üzülerek sadece bu kitabı değerlendirerek New York Times'a şu mesajı iletmeden edemiyorum. Külliyen yalan. Bu kitap tamamen siyasi içerikle yazılmış. Başörtülü kızlar, onların intiharları, cemaatler, şeyhler, tarikatlar, sağcılar, solcular vs. vs. Bir yazar siyasi içerikli bir roman yazamaz mı? Elbette yazabilir. Ama salt edebi olarak kitaba baktığımızda beni hiç mi hiç sarmayan bir dil karşımdaydı. İçeriği geçtim ama Orhan Pamuk benim gözümde dilinin ve üslubunun kurbanı oldu. Ama yine de kapıyı kapatmıyorum. Belki başka kitaplarda buluşuruz Orhan abi. Ha! Bir de... Orhan abi be! Biz Türkler olarak genelde simit, poğaça satanlara "simitçi" deriz. Yani "Merhaba poğaçacı" değil "Merhaba simitçi" :) Bu arada Orhan Pamuk'un selam verdiği simitçi abi selamı alınca hakkın rahmetine kavuşmuş. Allah rahmet eylesin. Haaaa bir de aşağıdaki alıntıdan anlaşılacağı üzere sevgili yazarımız "Pkk'lı teröristlere", "Pkk'lı gerillalar.." demiş. Orhan abi! Hala anlamadıysan bir de ben anlatayım sana. "Pkk'lı gerillalar" dediğin adamlar aslında bildiğin ama anlamak istemediğin ve aslında malumun olduğu üzere "TERÖRİST" "Ya yok. Sen olayı anlamamışsın sevgili okur. Orhan Pamuk aslında kendisi demedi gerilla lafını. Karakteri konuşturuyor ya. Karakter ,teröristlere gerilla diyor" diyenlere sözüm de şudur ki; Hı! Hı! Tabi tabi. Aslında bende Karahanlı'nın oğlu, Polat Alemdar'ın kardeşiyim aslında da, hapşuruk sayısını tutturamayınca işte olmadı. :))))
Velhasıl, yukarıda diyeceğimi dedim. Takdir Yüksek Okuyucunundur. Arz ederim.

Kitaptan Alıntılar;

"PKK'lı gerillaların varlığı bir şekilde hissedildiği için Ka karşı çıkmadı." Not: Pkk=Terörizm

"Ka, Türkiye'de Allah'a inanmanın, insanın tek başına en yüce düşünce, en büyük yaratıcıyla karşılaşması değil, her şeyden önce bir cemaate, bir çevreye girmek demek olduğunu baştan biliyordu."

Diğer roman incelemelerim için tıklayın


20 Aralık 2019 Cuma

BAB-I ESRAR- AHMET ÜMİT

Size de olur mu bilmem ama ben ara ara okuduğum kitaplardaki daha doğrusu beni etkileyen kitaplardaki yerleri ziyaret etmek isterim. Bu ziyaret isteği Balzac'ın Vadideki Zambak ismindeki kitabında olmuştu mesela. Yanlış değilsem kitabın bir yerinde bir nehir ve köprü vardı. O köprüde aşıklar intihar ediyordu. O nehire ve köprüye çok gitmek istemiştim.
Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar'ı ile Vadideki Zambak'ın ne alakası var diyebilirsiniz. Alakası yok tabi. Haklısınız. Ama belki bir yönden bu iki kitap benim içimde alakalı. İki kitapta da hikayenin geçtiği yerleri görmek istedim. Tam bunu derken Bab-ı Esrar'a bir baktım. Ne göreyim. Kitap tamamen Konya'da geçiyor ve Allah'ın benim için biçtiği ve şu an hala yaşıyor olduğum ömrümün tamamı Konya'da geçiyor. Bu şimdi nimet değil de ne. Herkes İstanbul'u yazıyor fakat Ahmet Ümit bizim Konya'yı seçmiş. Nam-ı diğer Gonya. Ne kadar heyecanlıyım anlatamam. İçeriğe ayrıca değineceğim ama bir düşünün yahu. Siz! İstanbul ahalisi! Her kitap sizin sokaklarınızda geçecek değil ya! Kitabın baş kahramanı Karen yani Kimya Hanım bizim Konya'nın sokaklarında cinayet kovalıyor! Mevlana Türbesi'ne gidiyor yahu. Benim evden yürüsem 20 dakika çeker. Kimya Hanım! O kaldığın otel var ya. O otelde muhtemelen daha iki saat önce önünden geçtiğim caddenin oralarda bir yerlerde. Yürüdüğün yolları kaç kere arşınladım, baktığın manzarayı kaç kere seyrettim kim bilir. Bu ne kadar değerli bir şey anlıyor musunuz diğer şehirliler! Kısaca Konya dışındaki sevgili vatandaşlarımızı Bab-ı Esrar'ı yaşamaya ve tabi ki Mevlana Hazretlerini ziyarete Konya'ya davet ediyorum. Kısa Konya davetimden sonra Ahmet Ümit'in beni utandırdığını da söylemeden edemiyorum. Yıllardır Konya'da yaşıyorum, Karen'in geçtiği yollardan binlerce kere geçtim ama maalesef Konya'yı ve Mevlana Hazretlerini ve felsefesini tam olarak tanıyamamışım. Bu eksikliğimi en kısa zamanda gidereceğim inşalllah dedikten sonra kitaba geçiyorum.
Ahmet Ümit'in ikinci kitabını okudum ve buradaki incelememde de belirttiğim üzere bu adam kesinlikle polisiye dışındaki türleri denemeli. Kitabın galiba yarısını geçtiğim halde cinayetin adı tam olarak konulmamıştı. Tamam ortada ölüler var fakat cinayetin adı tam olarak konulmamış. Bu durum beni sıktı mı peki? Kesinlikle sıkılmadım. Başkahramanımız Konya'lı bir babanın kızı olan Karen nam-ı diğer Kimya Hanım İngiltere'den çalıştığı sigorta şirketinin Konya'da meydana gelen bir otel yangınını araştırmak üzere sigorta şirketi tarafından doğduğu topraklara yani güzel Konyamıza gelir. Anlayacağınız Kimya Hanım bir sigorta eksperidir. Yangın neden çıkmış, nasıl çıkmış araştırırken ortaya bir cinayet daha çıkar. Aslında bir cinayetten fazlası çıkar. Ahmet Ümit Beyoğlu Rapsodisinde yaptığı gibi tarihe dokunmuş yine. Bunu da Mevlana şehri Konya sokaklarında katil araştırırken Şems'in cinayetine de el atmasıyla yapmış. Yazarımız bu irtibatı Kimya Hanım'ın manevi yönünü tetiklemiş ve bu manevi etki ile Karen'i Şems cinayetini araştırmaya da itmiş. Yani anlayacağınız ortada cesetler var. Bu cesetlerden bir tanesi de Şems-i Tebrizi'ye ait. Peki katiller kim? Tüm cesetlerin katilini kitabın sonunda öğreneceğiz ama Şems-i Tebrizi'nin katili tarihi bir faili meçhul olarak kalmış ve galiba kalmaya da devam edecek.
Velhasıl yine bir solukta okunabilecek bir Ahmet Ümit romanı Bab-ı Esrar. Kesinlikle hem edebi yönden ve hemde bir Konyalı olmamdan ve kitabın da Konya'yı tarihiyle ve mekanıyla konu edinmesinden mütevellit kesinlikle okunması gereken bir kitap. Şiddetle okumanızı ve Richter ölçeğiyle ölçülemeyecek derecede şiddetli bir şekilde güzel Konyamızı ziyaret etmeniz ve hatta bu kitabı Konya'da yalayıp yutmanız tavsiye olunur. İyi okumalar.

Diğer roman incelemelerim için tıklayın
Ahmet Ümit kitapları incelemelerim için tıklayın

Kitaptan Alıntılar;

"Aşk budur. Aşkın tek bedeli vardır, o da candır. Ölümle kutsanmayan aşk, aşk değildir."

"Kötülüğün olmadığı bir yerde iyiliğin değeri bilinmez."

"Üçler Mezarlığı. Çok eski bir mezarlıktır Miss Karen"
"Neden Üçler Mezarlığı deniyor?"
"Eski bir hikaye. Yedi yüz küsür yıl önce Hazreti Mevlana'ya tutkun Horasanlı üç genç onu görmek için Konya'ya gelir. Ama ne yazık ki geldiklerinde Hazreti Mevlana öteki dünyaya göçmüştür. Hazreti Pir'e kavuşamamak, içlerindeki aşkı iyice alevlendirir. Madem ki Hazreti Pir'i görmedik, biz de onun yattığı toprağa gömülmek istiyoruz diyerek Konya'da ölmeyi dilerler. Dilekleri kabul olunur, üç genç bu topraklarda can verir. Onları da işte bu mezarlığa defnederler. Böylece mezarlığın adı da Üçler Mezarlığı olur."

 "İnsana duyulan aşk ölümlüdür, tıpkı beden gibi. Ölümsüz bir aşk için, ölümsüz bir varlığı sevmek gerek. Hiçbir zaman senin olmayacak, hiçbir zaman anlayamayacağın, hiçbir zaman doyamayacağın, hiçbir zaman kavuşamayacağın, hiçbir zaman terk edemeyeceğin bir varlığı."

"Aslında bu ahşap sanduka, Mevlana Celaeddin Rumi'nin sandukasıydı. Rumi vefat edince, onu defnetmek için babasının yanına getirdiler. Ve oğlunun geldiğini hisseden baba Sultanü'l Ulema Bahaeddin Veled, büyük bir saygıyla mezarında doğrularak onu selamladı."

""Hoşgeldin Goca Gonyalı", diye seslenmişti o da arkadaşına. Demek ki "Goca Gonyalı" burada bir hitap şekliydi."

"Dana neler! bütün Konya sözleşmiş gibi yediğime, içtiğime ilaç katarak halüsinasyon görmemi mi istiyordu? Parayonanın bu kadarı da fazlaydı."

"Sözler hakikat değildir, ağzımızdan çıkan seslerdir. Yeryüzünün gelmiş geçmiş en yetenekli söz ustaları dahi yaşamın en basit anlarını bile bize gerektiği gibi anlatamaz. Renkleri gösteremez, kokuyu duyuramaz, dokunuşunun verdiği hazzı hissettiremez, sesleri işittiremez, yiyecekleri tattıramaz,; diyelim ki bir mucize oldu bunları yaptı, ama insanların ruhunda olup biteni aktaramaz. Belki akıl yürütür. Belki gürbüz düşüncesini aklın üş ayağından biri olan mantığın üzerine bindirip, zihnin sonsuz ufuklarında keyfince gezdirir, ama insan ruhunun anbean değişen halini asla gerektiği gibi anlatamaz."


Ahmet Ümit Bab-ı Esrar
Konya Mevlana Müzesi

 

5 Kasım 2019 Salı

SİDDHARTHA- HERMANN HESSE

Tasavvuf: Tanrı'nın niteliğini ve evrenin oluşumunu varlık birliği anlayışıyla açıklayan dinî ve felsefi akım Bknz
Budizm: Brahman şekilciliğine ve kast sistemine karşı çıkan, soyut metafizik tartışmaları bir yana bırakarak duyguları dizginleme, ahlâken temizlenme, insanları eşit görme, insanlara ve diğer canlılara sevgi ve şefkat duyma.. Bknz

Evren ve insan.. Hayat ve insan.. Birbirlerini hiç anlamamış kavramlar bütünü. İnsanlık tarihinden bu yana bu kavramlar filozofların ve tasavvuf ehlinin başlıca düşünme konusunu oluşturmuş. Biz bu evrende neredeyiz ne yapıyoruz niye varız? Düşünün düşünün. Cevabı bulabilen acaba kaç kişi vardır. Cevaplar hangi dine göre nasıl verildi bu da bir tartışma konusu. Fakat cevabı bulabilenlerden bazılarını biz, filozof, tasavvuf ehli, evliya, alim olarak tanımlıyoruz.
Enel Hak.. "Ben Allah'ım" demiş vakti zamanında Hallac-ı Mansur. Demiş demesine de idam etmişler adamı, kendisini Allah zannediyor diye. Hallac-ı Mansur neden öyle bir laf etmiş. Anlayabilir miyiz? Zor ama anlamaya ve anlatmaya çalışalım.
Siddhartha romanımızın baş kahramanı. Çinli bir Budist. Bir gün babasının evinden evreni anlamak ve dünyanın her türlü nimetinden feragat etmek üzere yola çıkar. Maksadı kendine bir "Mir" bulmak ve ona bağlanmaktır. Evden ayrılışından itibaren tüm dünya nimetlerinden el etek çeker. Dilenir, az yer, az uyur ve acı çeker. Fakat Siddhartha'nın aradığı bu değildir. O anlamak istiyordur aslında. Evreni anlamak, onunla konuşmak, onu özümsemek... Çıktığı bu yolda her şeyden, herkesten bir ders çıkarır kendince. Bir eksiklik vardır. Ne kadar dünyadan uzak kalmaya çalışsa da içinde bir yerlerde hala bir insan taşır. Evrenle bütünleşemez bir türlü. Bunu anladığı anda sıradan dünya hayatına döner, zengin olur. Dünya nimetlerini yeniden tatmaya başlar. Ama çıktığı bu kutlu yol uzun bir aradan sonra ona tekrar seslenir. Siddhartha daveti almıştır. Dünya içinde, sıradan bir insan olarak elde ettiği her türlü nimeti bırakır ve tekrardan kutlu yoluna girer. Bir ırmağa gider, ona akıl danışır, onunla konuşur. Siddhartha evreni anlamak üzeredir artık. Bir süre sonra Siddhartha evreni, insanlığı, ezayı, cefayı her şeyi içinde hisseder. O artık evrendir ve evren O'dur. Siddhartha'nın Buda olmuştur ve insanlık onu bu adıyla tanımıştır artık. Siddhartha yani Buda artık Nirvana'ya ulaşmıştır.
Yahu bu adam ne anlatmış? Tasavvuf demiş, evren demiş, insan demiş, nirvana demiş, Enel Hak demiş, Hallac-ı Mansur demiş. Ne demiş bu adam? 
Düşünmek dediğimiz yani felsefe dediğimiz şey bir yönüyle hayatı, evreni anlamaya çalışmak değil midir? Her düşünen bir insan değil midir? Aradığı cevapları bulanlara biz bir dönem Mevlana, Hallac-ı Mansur, Yunus Emre demedik mi ey insanlık. Çinliler cevabı kendi yoluyla bulana Siddhartha yani Buda demiş. Yollar, zamanlar, hayatlar, araçlar farklı ama bence tüm inanışlarda ortak bir felsefe var. Allah'ı bulmak. Bu kitabın konusu Buda belki farkında belki değil ama bence O'da Allah'ı aramıştı. Mevlana'dan tek farkı belki de bunu kendi kendisiyle, kendinden yok olarak yapmıştı. İslam felsefesinde nefsi öldürmek galiba bu oluyor. İşte İslam felsefesiyle Buda'nın buluşma noktası bu kavramdı bence. Nefsi öldürmek! Bu kitabı okurken bu kavram sonuna kadar bana eşlik etti. Bir budist değilim ama Budizm felsefesini az çok İslam felsefesi özelinde anladım galiba.
Felfesefeler, inanışlar, roman ve karmakarışık aklımla baş başa kaldınız. Biraz da manadan çıkıp maddeye yönelelim. 
Hermann Hesse'nin Siddhartha kitabı başlarda "beni sarmaz, muhtemelen yarım bırakırım" gibi ön yargılarıma rağmen başından sonuna bir solukta okuduğum ve Nobel Edebiyat ödülünün yanında "Okunmuş Kütüphane'nin kitaplığında çok güzel bir yer edinme" ödülünü de almış bir roman, bir hayat hikayesi olmuştur. Kesinlikle tavsiye ettiğim ve tüm inanıştaki insanlar açısından okunması gereken bir kitap. İyi okumalar.

Diğer roman incelemelerim için tıklayın

Hermann Hesse Siddhartha




1 Kasım 2019 Cuma

AŞK GÜNÜ DOĞDU (CEMAL SÜREYA)- NAZAN ARISOY

Okuma serüvenimde ilk kez bir biyografi okudum galiba. İlk biyografide Şair Cemal Süreya'ya nasipmiş. Öncelikle belirtmeliyim ki bu kitap beğensem de beğenmesem de benim için çok özel. Fakat keşke kitabın içeriği de özel olabilseydi. Olmadı, olamadı. Yazarımız Nazan Arısoy kendi bakış açısından Cemal Süreya'yı anlatmış. Kısaca hayatını ve özellikle aşklarını, eşlerini anlatmış okuyucuya. Fakat bu anlatımın içine kendi ruh dünyasını da koyunca bence çok güzel olmamış. Bu kitap akademik bir kitap olsun demiyorum ama biraz daha derli toplu olabilirdi be Nazancım. Bir bölümde okuduğum bir şeyi diğer bölümde de görmeseydim iyiydi. Bir de kitabın geneline hakim şiirsel dile takıldım ben. Bir şairi anlatıyorsunuz farkındayım fakat şiirsellik biraz fazla kaçmış gibi. Fazla kaçırıyorsanız da diliniz güzel olacak. Bir nevi okunabilir bir şair veya yazar olabilmelisiniz. Yazar bu açıdan benim açımdan sınıfta kaldı. Türkçesi, "Nazan Arısoy bir şiir kitabı çıkarsa galiba okumak istemem." 
Biyografilerde galiba salt bilgi olması lazım. İçerikte illa ki küçük küçük yorumlar olacaktır. Fakat bunun bir dozu olmalı. Yazar bu dozu kaçırmış. Cemal Süreya'nın ve aşklarının dilinden yazılar, mektuplar vs. yazmak bence pek akıl karı değil. Biz kimiz ki büyük bir şairin düşünce dünyasını, ruh halini şiir gibi yazabilelim. Yazabilseydik eğer zaten yorumlarımda baştan itibaren mükemmel kelimesi çokça geçerdi. Bu dozu kaçmış şiirsellik sebebi ile kitabın atladığım çok yerleri oldu. Yazara -şayet görüyorsa- amatör bir okuyucu olarak tavsiyem; bir yazarın veya şairin biyografisi ile kendi ruh dünyanızı ayırın. Şiirsel bir şeyler yazmak istiyorsanız bunu ayrıca bir kitap çıkararak yapın.
Velhasıl minik kütüphanemde yeri çok özel olacak olan bu kitabı pek tavsiye ettiğimi söyleyemem. İyi okumalar.

Cemal Süreya kitabı incelemelerim için tıklayın
Şiir kitabı incelemelerim için tıklayın


Cemal Süreya Aşk Günü Doğdu Nazan Arısoy

22 Ekim 2019 Salı

YALNIZIZ- PEYAMİ SAFA

Yıllar yıllar önce Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ile tanışma fırsatı bulduğum Peyami Safa ile tekrar buluşmak bugüne nasipmiş. Okuduğum ikinci Peyami Safa kitabı Yalnızız. 
Çoğu kimse için bu kitap belki de pembe dizi tadında hikayesi olan bir kitap olarak algılanabilir. Fakat Türk ve dünya klasiklerinde sadece bir hikayeyi okumuş olmasınız, bir hikayenin yanında bir toplumu, bir fikri ve bir devri okumuş olursunuz kanımca. Bu kitapta bir klasik olarak bu görevini yerine getirmiş.
Ne desem boş. Kitapla ilgili düşüncelerimi iki kere yazdım, iki kere sildim. Her yazışımda aynı noktaya geldim. Nasıl batılılaşmalıyız? İzlediğimiz Amerikan filmlerindeki gibi kızlarımızı ve erkeklerimizi sokaklara salıp gerisini kızımızın, oğlumuzun  özgür iradesine(!) mi bırakmalıyız. Yoksa onları sürekli türlü kötülüklerden korumaya mı çalışmalıyız. Kötülük deyince aklımıza ne gelir? Birileri için kızının evlilik dışı ilişkileri gayet doğal iken birileri için böyle bir haber felç geçirmesine sebep olabilir. Hangi taraftayız? Hangi tarafta olmalıyız. Doğduğumuz değil de yetiştiğimiz toplum bize neyi verdi? Yoksa biz iki taraf arasında Araf'ta kendini avutanlardan mıyız? Bizim çocuklarımız ve toplumumuz Avrupa olacağız diye türlü kadın-erkek ilişkilerinin rezilliklerine göz yumduğumuz ses çıkarmadıklarımızdan mı olmalıdır yoksa geleneğini, kültürünü yaşatmak adına ve belki de insanlık adına, ortak evrensel değerler adına bu rezilliklere ses çıkaranlardan mı olmalıdır? Samim bu romanda neden sürekli ikileme düşmüştür? Neden eski metresinin kızı olan sevdiği Meral'i ikiye bölme ihtiyacı duymuştur. Neden Samim sürekli hanımefendi Meral'i istemekte ve onu içinde bulunduğu bataktan kurtarmaya çalışmıştır. Ve neden Samim bunu yaparken eski metresinin kızını(Meral) sevgili tutmuştur. Samim hangi taraftardır? Biraz sert mi oldu sevgili okuyucu? Sert olduysa bu yazdıklarım bu kitabı okumamanızı tavsiye ederim. Zira bu düşünceler kitabın tamamını kaplıyor. Bu çelişkiler tüm sayfalarda var. 
Biraz sert yazdığım bu satırlardan sonra kitabın içine değil de dışına bakalım. Dil gayet güzel. İlk sayfadan itibaren Selmin'in hamilelik olayı hikayenin içine direkt dalmanıza sebep oluyor. Akıcı bir üslup. Fakat bir şey beni oldukça rahatsız etti. Neredeyse her sayfada bulunan yabancı kelimeler. Özellikle İngilizce kelimeler. Üstad Peyami Safa bunu kitabın ana fikriyle ters düşecek şekilde çok sayıda, hatta dikkat çekecek kadar çok sayıda yabancı kelime kullanmış. Bunu kitabın ana teması olan "Batılılaşmak" fikrine gönderme olsun diye mi yapmış yoksa gerçekten o kelimeleri edebi olarak mı tercih etmiş çözemedim. Umarım gönderme olması için kullanmıştır. 
Peyami Safa bu romanın içinde bir ütopyaya da yer vermiş. Bence sadece ütopik ülke Simeranya'yı ayrı bir kitap olarak okusak çok güzel olurmuş. 
Son olarak psikolojik tahliller.. Böyle psikolojik tahlil deyince baya afilli duruyor. Üstad romandaki bu tahlilleri afilli şekilde de yapmış Allah için. Hele o son kısımlarda gerçekten korktuğumu, kazara bir ses gelse oturduğum koltuktan kalp krizi geçirebileceğimi rahatlıkta söyleyebilirim. Alın size psikolik tahlildeki başarı. Ben bile korktuktan sonra siz garanti kalp krizi geçirirsiniz. Kitabın sonunu .. Numune Hastanesi veya .. Şehir Hastanesi'nin acil servisinin önünde okumanız tavsiye olunur. Genç yaşta göçüp gitmeyin bu diyarlardan. 
Velhasıl çok sevdiğim ve kesinlikle tavsiye ettiğim ve -altını çizerek söylüyorum-önyargısız şekilde okunması gereken bir kitap. İyi okumalar.

Diğer roman incelemelerim için tıklayın
Kitaptan Alıntılar;

"İntihar ediyorum. Kendi kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım."

"Bazan insan yokolduğu zaman mı var olur?"

"Ondan daha mühim bir varlık iğreniyor benden. Bu barlık tuhaf, vücudu yok onun. Fakat hissediyorum ki vardır o. Samim'den, Nuri'den, Cezmi'den, Talat'tan, Şakir'den, babamdan, Ferhat'tan, annemden, benden fazla var. Her yerde var o. Allah mı? Değil. Ona yakın bir şey. Dur, dur. İsmini bulacağım gibi geliyor. Var bir ismi onun. Fa.. fazilet. Fazilet derler değil mi? Yahut iyilik, iyi olmak. O iğreniyor benden. Ve ben bunu hissediyorum."

"Hayranlık mağlup olmuş bir kıskançlıktır. Yani kıskançlık gıptaya, gıpta hayranlığa yerini verir. Dibinde kin vardır. Gitgide, hayranlığın zaafa uğradığı anlarda bu kin ortaya çıkar."

"Bu dünyada en bahtiyar ve zeki kadınlar kimlerdir, bilir misiniz? Hiçbir sırrı olmayanlardır."

"Meral'in karşısında, ayakta, gözünün ucuyla Feriha'yı göstererek alçak ve dolgun bir sesle ona soracaktı.
-Hangi ihtiyaç, hangi zaruret, hangi zaptedilmez arzu, hangi his ve kader birliği seni bu son basamağa itti? Daha aşağı bir kademe yoktur. Türk ve insan cemiyeti, karşısına alıp konuştuğun bu mahluku bir fahişe olduğu için reddetmiyor. Fuhşun iktisadi mazeretleri var. Bu mahluk onlardan mahrum. Karnını doyuran evini bırakıp kaçmıştır. Aşk gibi ulvi bir mazeretten de mahrum. Altmış yaşında kartoloz bir zamparanın kolları arasında, tirit olmuş bir ihtirasa yılışacak ve yaltaklanacak kadar, en hissiz ve haysiyetsiz bir kadının bile sahip olduğu insanlık duygularını bütün ailesinin, dostlarının ve memleketinin gözü önünde çiğnemekten utanmamıştır. Bu şıllıktan daha mahzur bir genelev karısıyle Galata meyhanelerinden birinde karşı karşıya otursaydın, daha az iğrenç olurdun. Çünkü bulaşık suyunu kristal bir sürahi içinde saklayan bu sahtekarın, insanlık şerefinden zırnık nasibi olmadığı halde burada oturması, kendisine layık sefil bir dekor içinde bulunmasından daha çirkindir."

"Yalancılığa da, doğruculuğa da tahammül etmeyen bir dünyadayız. Sırasında göre yalanla doğruyu combine eden bir cemiyet ve ruh yapımız var."

"Tahsil denilen şey, hayatımızda on beş seneden fazla süren bir hastalıktır ve mektepten kaçmaktan başka ilacı yoktur."

"Başlarımız birbirine dayalı. rüzgar onun saçlarını benimkilerine, teninin kokusunu denizinkine karıştırıyor. Gözlerim kapalı. İki eli de avuçlarımda. Sıkıyorum. Başını hafifçe çekiyor ve yan bakışlarıyle gözlerimi aralayarak gülümsüyor. Yüzünde; müşterek bir rüya anının dalgınlık izleri yerine, ağır düşüncelerden gelen bir dehşet intibaı var. Bir korku sarayının simsiyah koridorlarında dolaşan yalnız ve mahpus bir kıraliçe gibi gözleri karanlığı emiyor, büsbütün irileşiyor ve güzelleşiyor. Ben onun münzevi kalbine uzaklardan seslenmek için, kulaklarının içine en güzel hislerimi fısıldıyorum. Sonra dudaklarımı yanaklarının üstüne koyuyorum. Yüzü yanıyor, o kadar yanıyor ki, biraz sonra kül olup dağılmasından korkuyorum. Sonra ince bir ıslaklık. Hafif bir titreme. Gözlerinin içine bakıyorum. Karanlık; ve soruyorum:
-Ağlıyor musun?
Gözlerini yumuyor."

"Her caninin içinde temiz bir dünya vardır. Oraya kaçış kendi kendinden nefret ifade eder."


11 Ekim 2019 Cuma

HİKAYELER- AHMET HAMDİ TANPINAR

Hikaye tam olarak neydi? Yani edebi yönden bakarsak bir hikaye tam olarak neyi ifade eder? Yaşanmamış olayları hiç yaşamamış insanların dilinden dinlemek miydi? Bu yönüyle bakarsak hikaye dediğimiz şey bir kurgudan mı ibaretti? Yoksa hikayeler yazarının hayatı ve ideolojisi midir? Bütün soruların cevabı "belki evet, belki de hayır"
Galiba ilk hikayeleri üstad Necip Fazıl'dan okumuştum. Necip Fazıl'ın hikayelerinde üstadın dünya görüşünü ve ideolojisini okudum aslında. O hikayeciliği bir nevi fikriyatını okuyucuya geçirmek veya aktarmayı amaçlamıştı bana göre. Hikaye bir amaç değil sadece bir araçtı. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın okuduğum hikayelerinde de aynı şey söz konusu aslında. O da hikayelerini bir araç olarak kullanmış. 
Ahmet Hamdi Tanpınar ve "eşya" kelimeleri belki de çok yerde bir arada anılır. Bunun ne demek olduğunu Tanpınar hikayeleri ile daha iyi anlamış bulunuyorum. Tanpınar eşyalardan ve mekanlardan yola çıkarak insanı tahlil etmiş ve ruh dünyamıza girmesini çok iyi bilmiştir. O kadar ki bir meyhanede iken veya hikayelerde bir tabloya bakarken kendinizi nerelerde ve hangi ruh hali içinde bulacağını ancak siz bilebilirsiniz. Eşyadan yola çıkıp ruh dünyasının derinliklerinde gezdiğiniz yolculuktan tekrardan eşyaya dönüş yaptığınızda "ben neredeyim?, neyi okuyordum?, bu karakter kimdi?, hikayenin neresinde kalmıştım?" gibi soruları kendime çokça sordum ve eminim sizde bu soruları kendinize soracaksınız. Size tavsiyem fazla zorlamayın, akışına bırakın. Bu tekniği bence yazar günlük hayatında karşılaştığı eşyalardan ve mekanlardan etkilenip söylemek istediklerini ve ruh analizlerini aktarmak için kullanmış. Velhasıl herkesin söylediği gibi eşyayı konuşturmuş ve ona kişilik kazandırmış. Tanpınar'ın belki de çok fazla okunabilen bir yazar olmayışının sebebi bu tekniğidir. Tanpınar demek kafa karışıklığı, ruh bulanıklığıdır bana göre. Anlamak belki gerçekten zor ama sağlam bir kafa ve sakin bir mekanla bu aşılabilir. Söylediklerim bile bu yazıyı okuyana belki de karmaşık gelecektir. Ama karmaşık olan bir şey yalın bir şekilde nasıl anlatılabilir ki? Somutlaştırmak için size şöyle bir örnek verebilirim. Örneğin, bir eve misafirliğe gittiniz. Orada bir eşya gördünüz. Bu bir koltuk da olabilir, bir insan da, bir duvar da olabilir. O eşyayı gördüğünüz anda aklınıza geçmişiniz geldi ve düşünmeye başladınız. Ya da o duvarın şekli veya rengi sizi sizden alıp aslında içinizde olan başka diyarlara ve zamanlara sizi aldı götürdü. Düşündünüz, hatırladınız ve sonra o duvarın önünden geçip gittiniz. O duvar sizin için artık herhangi bir duvar değildir. O duvarın sizde özel bir manası ve derinliği vardır artık. Önünden her geçişinizde o duvar size çok şey hatırlatacaktır. Sizin iç dünyanızda o duvar artık bir karakter halini almıştır, sizinle bir şekilde iletişim kuruyordur ve siz iç sesinizle o duvarla konuşuyorsunuzdur. İşte eşyayı konuşturmak tam olarak bu. Ahmet Hamdi Tanpınar sizin yerinize o duvara gitmiş, hatırlamış, düşünmüş, konuşmuş ve bunların hepsini de yazmıştır. Ortaya da çok güzel Hikayeler ortaya çıkmıştır. Umarım anlaşılabilir olmuşumdur. 
Duvarların önünden geçip giden değil de onlara hayat veren insanlardan olmanız dileğiyle. 
İyi okumalar...

Kitaptan Alıntılar;

"İki insanı birden sevmek? diye bir daha düşündü. Bu içinden çıkılmayacak kadar güç bir şey miydi?"

"Mademki ıstırap içimizdedir; çaresiz katlanacağız."

"Demin sizi benimle yolda el ele ve gülerken gören liseliyi düşünün; bu gece, yarın, belki ömrünün sonuna kadar bizi düşünecek. Ne gördü bizden; son derece mesut iki insan hayali değil mi? Yarım amcasının kızına, yahut komşusuna, mektep arkadaşına sırf bu tesadüfle aşık olabilir ve gelecek sene kendisini asmak için hiçbir ağaç dalını kafi derecede sağlam görmez. Fakat bunu başına gelmeden anlamayacaktır."

"Bu kadını daha birkaç gün evvel tanıdığını adeta unutmuştu. O kadar ki, gözlerini kapayıp biraz dalsa, onu bütün ömrü boyunca her anına karışmış görecekti."

"Fakat tek bir yolda yürüyecek insanlardan değildi. Onun zihnine herhangi bir düşünce hiçbir zaman yalnız gelmezdi. Muhakkak bir karşılığı, birkaç benzeri ve ayrısı olacak, kine sevgi, sevgiye şüphe, şüpheye hiddet ve kayıtsızlık refakat edecekti."

"Ölmüş saatlerimiz, günlerimiz, senelerimiz olduğunu, yıllarca farkında varmadan bir hiçin sarraflığını yaptığımızı, yaşamadan yaşadığımızı kim inkar edebilirdi. "Hatta öyleleri var ki bir kere olsun ruhlarının gerçeğine doğmadan ölürler..."

"Niçin her zaman uyanık değiliz" diyordu. "Niçin canlı bir vücudu, bir tahta bir taş yapan o rüyasız uykular gibi, etrafımızdan habersiz yaşıyoruz. Bu zenginlik içimizde iken, küçük tasaların, zavallı hesapların uğrunda ömrü harcamak ne kadar kötü."

"Göz korkunç bir şahit, değil mi? Yahut korkunç ayna.. Her şeyi, ifşa ediyorlar. Hele hislerimizi gizlemek isteyince bakışlarımız nasıl değişir? Kaskatı olurlar. Ve biz gizlendik sanırız."

"O her vakit görünmez ve yalnız, kokusundan mevcudiyeti hissedilen eşya gibi, içimizdeki korkusuyla bize kendisini hatırlatırdı. Fakat bazen birdenbire bu sükutu kırar ve en geniş sesiyle konuşmağa başlardı."

"Evet, pekala biliyorum ki, bir gün ben her şeyi bırakıp bu küçük yola dalarsam, onun bittiği yerde bütün saadet ve hasretlerimi, eski yaşanmış rüyalarımı bulacağım, temiz, yepyeni, mesut bir adam olacağım.
Bunu biliyorum, fakat yapamayacağımı da biliyorum."

"Yüz buruşukluğunun, göz altındaki herhangi bir çizginin, dudak kenarındaki bir kıvrımın, ne bileyim, konuşmadan evvelki bir saniyelik bir tereddüdün, küçük bir el işaretinin, manasız ve ehemmiyetsiz bir bakışın, bir gülüşün, bir omuz düşüklüğünün bütün bir ömrü en ince, en karışık, en nüfuz edilmez taraflarından anlatacak birer emare, birer işaret olduğunu hiç düşündünüz mü?"

"Bu insan yüzünün en manalı bir alem olduğunu, ben o geceye kadar anlayamamıştım. hayat dediğimiz o girift oyunun, aktörlerini bu kadar kuvvetle benimseyeceğini, onların her hal ve tavrına kendi akışının damgasını bu kadar kuvvetle vuracağını hiç düşünmemiştim."

"Bu siyah, uzun saçları geçmiş güzelliğinden muhteşem bir yadigar gibi duran, bitkin yüzlü kadın kimdi? Bununla beraber onun kendi karım olduğunu, bu çocukların kendi çocuklarım olduğunu biliyordum. Fakat böyle olmalarını bir türlü kabul edemiyordum."

"Nasıl oldu, ben de bilmiyorum; birdenbire olduğum yerde ok uzun bir uykudan uyanmış gibi doğruldum ve etrafıma şaşkın şaşkın bakmağa başladım. İnsan, eşya, bütün etrafımdakiler benimle alakalarını kesmiş gibiydiler, her şey, hepsi bana yabancı oluvermişti. Bu kadar senelik karımı, kendi çocuklarımı, evimi, odanın her biri vaktinde hayatımın bir hadisesi olmuş eşyasını, velhasıl elimdeki işe ve üstümdeki elbiseye kadar hiçbir şeyi tanımıyordum. O anda bir aynada kendi yüzümü görsem belki onu da tanıyamazdım. O kadar kendi hakikatimde, rüyalarımın hakikatinde uyanmıştım."

"Bir sarhoş tasavvur ediniz ki kadeh elinde ve sofra başında birdenbire uyanıyor, kendisini ve etrafını görüyor, eşya ile, zaman ile kendi arasındaki alakanın istihzasını geçiriyor; bu bedbahtı zannetmem ki bir daha kolay kolay kendinden geçirebilesiniz, elveda alkolün unutturucu cenneti..."

"Herhangi bir kalabalıkta kendimden başka herkes olmağa razıyım. Ahi bir elbise değişir gibi hüviyetini değiştirebilmek, lalettayinin içinde kaybolmak, bir avuç kum içinde bir kum tanesi olmak ve böyle olduğunu dahi bilmemek."

"Bu  yaşadığım hayat, o kadar benim değil ki herhangi bir saatimde birisi gelip de bana "Haydi kalk, sıran geldi, kendi kendin ol!" diye bağırsa sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi inanıp koşacağım. Bu his bende o kadar kuvvetli..."

"Abdullah, ufak bir dikkatle bu konuşmanın istikametini buldu. Salonun ortasında çok muntazam fasılalarla önündeki makarna tabağına, kesilmiş gibi düşüp sonra birden kalkan sefarethane kavası kılıklı adamın dik bıyıkları şimdi başka bir mana ve dikkat kazanmışlar, bu bacaklarla konuşmakta idiler."








2 Ekim 2019 Çarşamba

YA EVDE YOKSAN- CEMAL SAFİ

Arabeskin gerçek babası Cemal Safi.. Bilenler bilir de bilmeyenler bir şairin arabeskle ne alakası olabilir diye düşünebilir. Anlatalım. Rahmetli Cemal Safi bildiğim kadarıyla Orhan Gencebay ile yakın dosttu. Bu dostluk Cemal Safi şiirlerinin Orhan Gencebay tarafından bestelenip dillerimize düşmesiyle taçlandı diyebilirim. Vurgun şiiri başta olmak üzere birçok şiiri bestelenmiş şairimizin. Benim favorim Vurgun şiiridir/şarkısıdır. Dinlemeniz şiddetle tavsiye olunur.
Peki o kadar şair arasında arabesk müzik dünyamız neden Cemal Safi'ye takılı kalmıştır. Bunun cevabını vermek benim açımdan çok zor. Şiirleri iyi irdelemek lazım, Cemal Safi'yi iyi anlamak lazım. Cemal Safi kötü bir şairdi de şiirleri genelde arabesk dünyasının dikkatini çekti desem.. Değil. Tek Hece gibi bir şiiri yazmış bir şair nasıl kötü bir şair olabilir ki. Okurken tüylerinizi diken diken eden bu şiir kesinlikle vasat bir şairin kaleminden çıkamaz. Peki diğer şiirlere baktığınızda neden tüylerimiz diken diken olmuyor? Bence bu bir seçim meselesi. Cemal Safi bence çoğu insan tarafından büyük bir şair olarak nitelendirilmese de böyle olmamayı o kendi seçmiş. O büyük şair olarak anılmayı değil arabesk dünyanın gizli kralı olmayı seçmiş. Başarılı da olmuş. Bu sözlerimden kitabın tamamı ile ilgili kötüdür yorumu da çıkmasın. Elbette bir çok şiir Tek Hece şiirinde olduğu gibi tüylerimi diken diken etmiştir. Fakat bunların çok sayıda olduğunu söyleyemem. Diğer şiirlerdeki kusur nedir? Haddim değil ama mana derinliği ve söz güzelliği biraz eksik kalmış. Kafiyeli, ölçülü şiirler tamam ama mısralar ruha dokunamıyorsa bunların ne önemi var ki. İşte bu şekilde olan şiirler -ki bunlar çok sayıda- bu kitabı okumamı zorlaştırdı. 
Rahmetlinin arkasından konuşmak gibi olacak ama şunu da Cemal Safi okuyacaklara söylemeden edemem. Cemal Safi sağlığında biraz çapkın bir adammış. Gittim, görmedim ama okudum kardeşim. Kitabın içinde kaç güzele yazılmış şiirler var inanın hatırlamıyorum. O kadar çok yani. Mesele tam bu da değil. Güzellere güzellemeler yazılmış da güzellerin her yerini en ince ayrıntısına kadar da bilmesek olurdu. Atıyorum bir esmer güzelinin vücudunun nasıl göründüğünü az çok hayal edebiliyorum ilgili şiiri okuyunca. Fazla ayrıntı manayı öldürüyor. Belki de bu yüzden Cemal Safi Milli Eğitim Bakanlığı'nın edebiyat kitaplarında pek rastlayamayacağımız şairlerden. Ama adamlar da haklı hani. Eğer bir Cemal Safi şiirini olur da eşinize, kız arkadaşınıza gönderecek olursanız veya okuyacak olursanız aman diyeyim şiirin tamamını bir güzel gözden geçirin. Sonra kafanıza terlik, kitap vs. yemeyin.
Velhasıl Cemal Safi'yi Vurgun ve Tek Hece isimli şiirleriyle anarım ve anacağım. 
İyi okumalar.

Diğer şiir kitabı incelemelerim için tıklayın




Ya Evde Yoksan Şair Cemal Safi Tek Hece Aşk



Kitaptan alıntılar;

"Tek Hece(Aşk)

Var mı beni içinizde tanıyan
Yaşanmadan çözülmeyen sır benim
Kalmasa da şöhretimi duymayan
Kimliğimi tarif etmek zor benim

Bülbül benim lisanımla ötüştü
Bir gül için can evinden tutuştu
Yüreğine Toroslar’ dan çığ düştü
Yangınımı söndürmedi kar benim

Niceler sultandı, kraldı, şahtı
Benimle değişti talihi, bahtı
Yerle bir eyledim taç ile tahtı
Akıl almaz hünerlerim var benim

Kamil iken cahil ettim alimi
Vahşi iken yahşi ettim zalimi
Yavuz iken zebun ettim Selimi
Her oyunu bozan gizli zor benim

Yeryüzünde ben ürettim veremi
Lokman Hekim bulamadı çaremi
Aslı için kül eyledim Keremi
İbrahim’in atıldığı kor benim

Sebep bazı Leyla bazı Şirindi
Hatırım için yüce dağlar delindi
Bilek gücüm Ferhat ile bilindi
Kuvvet benim, kudret benim, fer benim

İlahimle Mevlana’yı döndürdüm
Yunusumla öfkeleri dindirdim
Günahımla çok ocaklar söndürdüm
Mevladanım hayır benim, şer benim

Benim için yaratıldı Muhammed
Benim için yağdırıldı o rahmet
Evliyanın sözündeki muhabbet
Enbiyanın yüzündeki nur benim

Kimsesizim hısmım da yok hasmımda
Görünmezim cismimde yok resmimde
Dil üzmezim tek hece var ismimde
Barınağım gönül denen yer benim
Benim adım aşk!"

"Vurgun

Gözlerim uykuyla barıştı sanma
Sen gittin gideli dargın sayılır
Ben de bir zamanlar sevildim amma
Seninki düpedüz vurgun sayılır

Yalan mı söyledin göz göre göre
Ne zaman dolacak verdiğin süre
Gönülden gördüğüm takvime göre
Aldığım her nefes birgün sayılır

Armağan ettiğin kutsal mendile
Akarken içimi dağlayan çile
Manavgat denilen çağlayan bile
Benim gözyaşımdan durgun sayılır

Ne kadar zulmetsen ah etmem sana
Her iki cihanda gül kana kana
Seninle cehennem ödüldür bana
Sensiz cennet bile sürgün sayılır"

"İç Benim İçin

Kapını çalarsa mazinin eli, 
Ne olur bir şişe aç benim için, 
Ben hiç ayıkmadım gittin gideli, 
Sende birkaç kadeh iç benim için, 

Bir gece veda et tatlı uykuna, 
Girdiğin günahı sarhoşken kına, 
Yarıda bırakma Allah aşkına, 
Bu gece kendinden geç benim için, 

Nasıl bir yanlışa ben adım attım, 
Nasıl bu günahın zehrini tattım,
Sana nasıl kıydım,nasıl aldattım, 
Anlatmak o kadar güç benim için, 

Hoş görme affetme yaptıklarımı, 
Kaldır yeryüzünden artıklarımı! 
Tutuştur resmimi mektuplarımı, 
Savur küllerini saç benim için, 

Maziden eserse hasretin yeri 
O güzel günlere uç benim için 
Ben hiç ayıkmadım gittin gideli 
Sende birkaç kadeh iç iç benim için"


"Avcı gözlerinle meydan okurdun,
Beni de o zalim bakışla vurdun,
Aşkımı har vurup harman savurdun,
Sen gönlümün servetini tükettin..."

"İklimler çileme çare bulmuyor. 
Mevsimler halimi sormuyor Ayşen... 
Sakiler derdime derman olmuyor. 
ŞarkIlar yaramI sarmIyor Ayşen...

İlkbahar, yaz derken hazanım soldu. 
Murada ermeden miyadIm doldu. 
Kalb gözüm, ellere bakar kör oldu. 
Senden başkasını görmüyor Ayşen...

Hasretin tüketti bütün varımı, 
Seraba döndürdü hülyalarımı, 
Ne kadar süslesen rüyalarımı, 
Sabahlar hayıra yormuyor Ayşen...

Ağlarsan, matemin yağar geceme, 
Gülersen, mehtabın doğar geceme,; 
Lale devri geldi gönül bahçeme, 
Senden gayri çicek girmiyor Ayşen...

Kapattın gönlümün sevinç yönünü, 
Ümidim görmüyor sensiz önünü, 
Takvimler bilmiyor dönüş gününü, 
Saatler vuslatI vurmuyor, Ayşen...

Feleğe isyanım arttı gitgide, 
Gençliğim su gibi aktı gitti de, 
Ömrümü ellere sebil etti de, 
Bana bir damlanı vermiyor Ayşen...

Ardından çilemem, çağlamam diye, 
Yas tutup karalar bağlamam diye, 
Kaç kez and içtiler ağlamam diye, 
Gözlerim sözünde durmuyor Ayşen...

Ey alev yanaklım, volkan dudaklım, 
Ne bir hilafım var, ne gizlim, ne de saklım, 
Her şeye erdi de zavallı aklım, 
Seni unutmaya ermiyor Ayşen...

DostlarIm namıma Ferhat dese de, 
Ruhum aşk elinden imdat dese de, 
Kör şeytan resmini yırt at dese de, 
Ellerim bir türlü varmıyor Ayşen"

"Git iş işten geçmeden, çok geç olmadan vakit,
Günahıma girmeden, katilim olmadan git!

Git de şen şakrak geçen günlerime gün ekle,
Beni kahkahaların sustuğu yerde bekle.

Git ki siyah gözlerin arkada kalmasınlar,
Git ki gamlı yüzümün hüznüyle dolmasınlar

Madem ki benli hayat sana kafes kadar dar,
Uzaklaş ellerimden uçabildiğin kadar.

Hadi git, benden sana dilediğince izin,
Öyle bir uzaklaş ki karda kalmasın izin.

Kahrımın nedenini söylesem irkilirler; 
Çünkü herkes beni Kays, seni Leyla bilirler.

Sanırlar ki sen beni biricik yar saymıştın; 
Oysa ki hep yedekte, hep elde var saymıştın.

Hadi git, ne bir adres, ne bir hatıra bırak,
Zannetme ki pişmanlık, mutluluk kadar ırak!

Sanma ki fasl-ı bahar geldiği gibi gitmez,
Sanma ki hüsranını görmeye ömrün yetmez.

Her darbene tehammül edecektir bedenim,
Gururum mani olur perişanıma benim.

Yari Ferhat olanın ellerle ülfeti ne? 
Şirin ol katlanayım dağ gibi külfetine.

Henüz layık değilken tomurcuk kadar aşka,
Sana gül bahçesini kim açar benden başka!

Hercai arılara meyhanedir çiçekler,
Kim bilir şerefinden kaç kadeh içecekler!

Madem aşk tablosunun takdirinden acizsin,
Git de çağdaş ressamlar modern resimler çizsin.

Ne vedaya gerek var, ne de mektuba hacet,
Git de Allah aşkına bir selama muhtaç et!

Güllere de aşk olsun gene sen kokacaksan! 
Fallara da aşk olsun gene sen çıkacaksan!

Kopsun nerden inceyse artık bu bağ, bu düğüm,
Her gece daha berbat, daha vahim gördüğüm.

Korkulu düşlerimi yorumdan kaçıyorum; 
Sırf sana üzülüyor, sırf sana acıyorum.

Git iş işten geçmeden, çok geç olmadan vakit,
Günahıma girmeden, katilim olmadan git!"

"Yıldızlara baktırdım fallara çıkmıyorsun
Seni görmem imkansız rüyalarım olmasa
Pencereden bakmıyor yollara çıkmıyorsun
Seni görmem imkansız rüyalarım olmasa

Zor mu geldi kalbinde bana sevgi saklamak
Yakıp gittiğin yeri dönüp bir kez yoklamak
Değil sabaha kadar seni öpüp koklamak
Seni sarmam imkansız rüyalarım olmasa

Sevmesem özlermiyim seni can pahasına
Ne olur bir fırsat ver, beni bir daha sına
Adını söyleyemem senden bir başkasına
Seni sormam imkansız rüyalarım olmasa

Düşlerimde incitsem günlerce uyuyamam
Sana değil, saçının bir teline kıyamam
Yıllar sonra dönsende' nerde kaldın' diyemem
Seni kırmam imkansız rüyalarım olmasa

Yalvarırım mektup yaz beş dakkanı ayırda
Su serp yanan sineme sağlığını duyur da
Yaban gülü gibisin dağda,kırda,bayırda
Seni dermem imkansız rüyalarım olmasa..."