NE OKUSAM?

2 Temmuz 2020 Perşembe

KAPLAN KAPLAN- ALFRED BESTER

Hepinizin bildiği üzere çıkış noktası konusunda şüphe duyduğum korona salgını tüm dünyanın başında elindeki mızrağıyla geziyor ve bir oraya bir buraya saldırıyor. İnsanlar evlerinde hapsoldu. Karantina günleri başladı. Tüm dünya gibi bende insanlarla temasımı en aza indirmeye çalışıyorum. Bu yüzden e-kitap indirip okumaya başladım. İşte Alfred Bester'in Kaplan Kaplan isimli kitabı hayatımda ilk kez okuduğum e-kitap oldu. Aslında bu kitabı ben daha önce fiziki olarak elime almış ve biraz da yol almıştım. Fakat kör talihim bana eksik basım bir kitabı sununca hevesim kursağımda kalmıştı. O günden bugüne kadar bu kitap hep aklımdaydı.Yoksunluğunu hissediyordum. Bu yoksunluğun sebebi kitabın çok hoşuma gitmesiydi. Şu an kitap bitti ama aynı şeyleri düşünemiyorum. Bu kitapla önceki tanışmamda çok sayfa okumamıştım. Galiba 70. sayfalarda basım hatası karşıma çıkmış ve kitabı bırakmak zorunda kalmıştım. Ama şu an e-kitap olarak bitirdiğim bu kitapla bıraktığım kitap arasında sanki dağlar kadar fark var. Bunu tek bir şeye yoruyorum. Tercüme kalitesi. İlk okuduğum kitap İthaki Yayınlarından olanıydı. E-kitap ise Altıkırkbeş Yayınlarından. Bu kitap okunacaksa kesinlikle İthaki'den okunmalıdır.
Gelelim kitabın konusuna. Kaplan kaplan bir bilim kurgu kitabı. Sene 1950'lerde yazılan ve 24. yüzyılı öngören bir kitap. Şimdi düşünüyorum da sene 2020. Hayal etmeye çalışıyorum. Kimsenin hayal etmediği şeyleri düşünmeye çalışıyorum ama aslında kuvvetli olan hayal gücüm beni hayal kırıklığına uğratıyor. Aklıma gelen her şey birileri tarafından dolaylı ve doğrudan hayal edilmiş. Hayal dünyasının tüm köşe başları tutulmuş. Hüsrana uğradım. Fakat yazarımız Alfred Bester hiç hüsrana uğramamış ve güzel de hayaller kurmuş. Bu hayallerden en güzeli tabi ki Jauntleme... 21. Y.Y. ilk çeyreği insanının anlayacağı şekilde tercüme edersek ışınlama. Yazar betimlediği gelecekte ışınlanmak insanın kendi kendine kolaylıkla gerçekleştireceği bir eylemden ibaret olmuş. Şöyle bi düşünüyorum da. Güzel olurdu aslında. Araba, yakıt vs. derdi yok. Tak... Evdesin/iştesin. Yolda adamın birine gıcık gittin bas küfrü.... Tak.. Kaçmışsın. Bu basit örneklerde bile insan heyecan duymuyor değil.
Konuya biraz daha girecek olursam.. Bilmem hangi tarihte Gully Foyle adında bir adam uzayda çalıştığı gemide yolculuk ederken gemi bir kaza geçirir. Gemide bahtsız Gully tek başına kalır. Oradan geçen Göçebe isimli bir gemi Gully'i gördüğü halde yardım etmeden oradan uzayda Mars marketin oradan Satürn Mobilya istikametine dönüp Gully'i kaderine terk eder. Gully bir şekilde o gemiden kurtulup kendisini ölüme terk eden Göçebe'yi ve içindekileri aramaya veya avlamaya başlar. Kitabın geneli bu av ile ilgili. Bu kitabı bilim kurgu olmaktan çıkarıp başka bir şeye sokmaya çalışırsam eğer tam anlamıyla bir aksiyon filmi veya kitap olarak düşünürsek bir polisiye olabilir. Bu arada Gully Foyle dediğimiz adam tam anlamıyla bir hödük. Bildiğin odun. Söylemeden edemeyeceğim. Konu da böyle. Anlatıyorum anlatıyorum ama yine aynı noktaya geliyorum. Okuduğunuz kitapların tercümesi KALİTELİ  olsun. Bu kitabın İthaki'den olanını hiç elime almamış olsam Kaplan Kaplan belki vasat bir kitap olabilirdi benim açımdan. Ama ilk okuyuşumu ve o heyecanımı düşününce kendi kendime Altıkırkbeş'in tercümesi kötü diyorum. Velhasıl e-kitap olarak okuyacaksanız sakın sanal alemde Yandex Disk'de veya başka bir yerde Altıkırkbeş tercümeli olanını indirip okumayın vaktinizi boşa harcamayın. İthaki tercümesine sözüm yok. 70 sayfa bile olsa kitap aklımdan çıkmayacak kadar içime işlemişti. Çok konuştum, çok düşündüm, çok yazdım. Ben susuyum sizler okuyun. İyi okumalar.

Diğer roman incelemelerim için tıklayın
Şiir kitabı incelemelerim için tıklayın


25 Haziran 2020 Perşembe

HAN DUVARLARI(TOPLU ŞİİRLER)- FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL

Hatırlar mısınız bilmem ama hani ortaokul ve lise çağlarımızda türkçe ve edebiyat kitaplarında şiirleri bulunan şairler vardır. İsimlerini, edebi görüşlerini bildiğimiz, şiirlerini eğitim sisteminin verdiği bir ciddiyetle hissetmeden okuduğumuz şairler ve şiirleri vardır. O şairleri sistemin verdiği ciddiyetle veya ergenlik/gençlik ateşi ile aslında tam olarak anlayamaz veya şiirlerinden istenilen tadı alamayız. Faruk Nafiz Çamlıbel'de o şairlerden bir tanesi. Han Duvarları desem zihninde hiçbir şey uyanmayacak çok az Türk vardır bu memlekette.
Hep söylerim. Belki yanlış belki doğru.. Bir şiir insanın ya ruhuna ya da diline dokunabilmeli. Ya da her ikisi birden olabilmeli. Ya kafiyesiz ve düzensiz satırlar bizi bizden almalı ya da anlamı derin olmayan ancak güzel söylenmiş sözler okurken bizi bizden geçirmeli. Duyguya veya sanata hayran olabilmeliyiz. En azından bir tanesini anlayabilmeli, hissedebilmeliyiz. Faruk Nafiz Çamlıbel hem ruhumuza hem de dilimize tam olarak hitap edebilmiş nadir şairlerden bana göre.
Bir şiirini okuyup da konusu ne olursa olsun ona hayran olmamak en azından beğenmemek galiba mümkün değil. Manalar o kadar derin, mısralar o kadar güzel dizilmiş... O kadar çok mısra oldu ki içinden "ne güzel anlatmış" dediğim. Velhasıl kardeşlerim! Faruk Nafiz Çamlıbel benim cahil gözümde ve engin gönlümde yeri çok sağlam olan bir şair olarak kalacaktır. Hep deriz ya "Üstad Necip Fazıl" diye. Böyle güzel şairleri okuyarak benim şiir üstadlarım gitgide artacak anlaşılan. Kesinlikle okunması gereken mükemmel bir şiir kitabıdır. İyi okumalar.

Diğer şiir kitabı incelemelerim için tıklayın
Roman incelemelerim için tıklayın



HAN DUVARLARI

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,    
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...    
Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,    
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.    
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!    
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,    
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...    
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,    
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,    
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...    

    Ellerim takılırken rüzgârların saçına
    Asıldı arabamız bir dağın yamacına.    
    Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,    
    Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
    Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
    Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
    Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.    
    Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.    
    Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
    Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince    
    Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
    Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.    
    Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
    Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.    
    Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,    
    Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,    
    Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
    Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan    
    Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,    
    Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...    
    Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine    
    Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.
 
    Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;    
    Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
    Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,    
    Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
    Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,    
    Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.    
    Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri    
    Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
    Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya    
    Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.    
    Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
    Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
    Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,    
    Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
    Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı    
    Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
    Gitgide birer ayet gibi derinleştiler    
    Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...    
    Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,    
    Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;    
    Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,    
    Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...    
    Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,    
    Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken    
    Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;    
    Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
    Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa    
    Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;    
    "On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan    
      Baba ocağından yar kucağından    
      Bir çiçek dermeden sevgi bağından    
      Huduttan hududa atılmışım ben"    
    Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...
    Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.    
    Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
    Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;    
    Araya gitti diye içlenme baharına,    
    Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...

    Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
    Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.
    Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri    
    Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
    Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,    
    Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...    
    Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,    
    Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
    Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,    
    İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
    Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden    
    Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
    Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,    
    Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
    Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
    Burada son fırtına son dalı kırıyordu...
    Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
    Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
    Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;    
    Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...    
    Gönlümde can verirken köye varmak emeli    
    Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"    
    Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana    
    Biz menzile vararak atları çektik hana.    

    Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş    
    Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
    Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
    Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
    Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
    Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
    Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
    Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
    "Gönlümü çekse de yârin hayali    
      Aşmaya kudretim yetmez cibali    
      Yolcuyum bir kuru yaprak misali    
      Rüzgârın önüne katılmışım ben"    
    Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
    Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
    Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde    
    Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
    Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
    Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
    Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
    Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
    "Garibim namıma Kerem diyorlar    
      Aslı'mı el almış haram diyorlar    
      Hastayım derdime verem diyorlar    
      Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"    
    Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
    Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
    Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
    Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
    Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
    Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
    Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
    "Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
    Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
    Dedi:    
           "Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"
    Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
    Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...    
    Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.    

    Aradan yıllar geçti işte o günden beri    
    Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,    
    Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
    Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
    Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
    Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
    Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..



"Ben, ki bugün her aşka tas tutan bir varlığım,
Evvelden bir mezardım, şimdi bir mezarlığım."

"Gülerek: "Şair, dedin, belli, kalbin bir değil!'"
-Çünkü, dedim, çektiğim bir değil, bin bir değil:"

"Duymadığım hasreti yazmadım ömrümde ben"

ÇOBAN ÇEŞMESİ

Derinden derine ırmaklar ağlar,   
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi,   
Ey suyun sesinden anlıyan bağlar,   
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi.   
       
"Göynünü Şirin'in aşkı sarınca   
Yol almış hayatın ufuklarınca,   
O hızla dağları Ferhat yarınca   
Başlamış akmağa çoban çeşmesi..."   
       
O zaman başından aşkındı derdi,   
Mermeri oyardı, taşı delerdi.   
Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi.   
Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi.   
       
Vefasız Aslı'ya yol gösteren bu,   
Kerem'in sazına cevap veren bu,   
Kuruyan gözlere yaş gönderen bu...   
Sızmadı toprağa çoban çeşmesi.   
       
Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda,   
Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda,       
Ateşten kızaran bir gül arar da,
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi,   
       
Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar,   
Tarihe karıştı eski sevdalar.   
Beyhude seslenir, beyhude çağlar,   
Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi...



"Bana derler: "Kumralı mı, sarışın mı sevgilin?"
Derim: "Ne ben bilirim, ne o, kim olduğunu?"
"Ey genç kızı sormadan şarap içenler! Bilin:
Ben tanırım sevginin sade sarhoşluğunu'"



"Yalnız ela gözü yazacak mısralarım,
Yalnız siyah bir saçı elim tel tel sayacak.
Benden evvel hatıran varsa senin ağlarım,
Benim senden sonrası ömrümce olmayacak!"



"Caddeden sokaklara doğru sesler elendi,
Pencereler kapandı, kapılar sürmelendi.
Bir kömür dumanıyle tütsülendi akşamlar,
Gurbete düşmüşlerin başına çöktü damlar...
Son yolcunun gömüldü yolda son adımları,
Bekçi sert bir vuruşla kırdı kaldırımları.
Mezarda ölü gibi yalnız kaldım odamda:
Yanan alnım duvarda, sönen gözlerim camda,
Yuvamı çiçekledim, sen bir meleksin diye,
Yollarını bekledim görüneceksin diye.
Senin için kandiller tutuştu kendisinden,
Resmine sürme çektim kandillerin isinden.
Saksıda incilendi yapraklar senin için,
Söylendi gelmez diye uzaklar senin için...
Saatler saatleri vurdu çelik sesiyle,
Saatler son gecemin geçti cenazesiyle,
Nihayet ben ağlarken toprağın yüzü güldü,
Sokaklardan caddeye doğru sesler döküldü..."



ALLAHAISMARLADIK

"Elimi beş yerinden dağladı beş parmağın,
Bağrımda da yanmadık bir yer bırakmadan git...
Bir yarın göçtüğünü,çöktüğünü bir dağın
Görmemek istiyorsan ardına bakmadan git!


Yavrusunun yoluna dalan bir dul bakışı
Andırıyor ışıksız evinde pencereler.
Biraz yeşermek için beklesin artık kışı
Çağlayansız yamaçlar,suyu dinmiş dereler.

Bir sarı yaprak gibi düştü gönlüm yoluna,
Buğulu gözlerimden geçmediğin gün olmaz:
Benim kadar titremez hiç bir yiğit oğluna,
Hiç bir ana kızına bu kadar düşkün olmaz.

Bin fersahtan duyarım kimle gülüştüğünü,
Alnından öz kardeşim öpse ben irkilirim.
Değil yalnız ardına kimlerin düştüğünü,
Kimlerin rüyasına girdiğini bilirim.

Gözlerimi gün gibi kamaştıran yüzünü
Daha candan görürüm senden uzaklaşınca.
Sararırsın dönüşte görünce öksüzünü:
Bir gelinlik kız olur aşkım senin yaşınca.

Elimi beş yerinden dağladı beş parmağın,
Bağrımda da yanmadık bir yer bırakmadan git.
Bir yarın göçtüğünü,çöktüğünü bir dağın
Görmemek istiyorsan ardına bakmadan git!

"Namluna dayanır,yola dalarsın,
Duruşun,bakışın yaman,be Ali!
Boşuna tetiği ne kurcalarsın?
Var daha ateşe zaman,be Ali!
 
Yıllanmış bir çınar pusuluk yerin,
Nerdeyse gelecek beklediklerin.
Var iki atımlık canı kederin,
Desene işleri duman,be Ali?
 
Onu sen büyüt de söğüt boyunca
Kendini ellere versin o gonca!
Sözüme kanmadın bunu duyunca,
Gönlündü gözünü yuman,be Ali!
 
...Geldiler beklenen çiftler ormana,
Duruyor iki genç,ne hoş,yanyana.
Bir kurşun kadına,bir de çobana,
Çınlasın yıllarca orman,be Ali!
 
Görünce uzanmış yar kucağına,
Boynunu dolamış zülfü bağına,
Kurşunu kahpeye atacağına
Kendine çevirdin...Aman,be Ali!"


"Kirpiğine sürme çek,
Kına yak parmağına:
Bu yıl yaşın girecek,
Kız, gelinlik çağına.

Anlatıyor duruşum,
Ben sana vurulmuşum;
Ko, düşsün gönül kuşum
Saçlarının ağına.

Yaş olsam gözden akmam.
Göz olsam gayre bakmam,
Vatanımsın, bırakmam
Ellerin kucağına!"



ONU BİR GÜN GÖRMEDİM

Yüzüme sert çizgiler çekti senin adını,
Hasret saatlerini saydı saçımda aklar.
Senin ağzından çıkan bir cümlenin tadını
Ne bugün içki verdi,ne bu gece dudaklar!

Sorma,nasıl yollarda tutunabildiğimi,
Nasıl siyah rüzgara yaşımı sildiğimi...
Görür görmez kapında yere devrildiğimi
Ürperdi bir tekinsiz kedi gibi sokaklar.

Gece muzlim şeklini bana çizmese perde,
Sesin bir sırça gbii kırılmazsa içerde,
Beni bugün serilmiş görenler orta yerde
Yarın da bir çukurun içinde bulacaklar...


KIŞ GÜNEŞİ

Dağda rüzgarların kaval çaldığı,
Bağın tek meyvesi kar olduğu gün,
Sen bize nisandan kalma bir şarkı
Ve temmuz koncası bir pembe güldün...

Seninle, renginle dolan bir sofa
Uzun kış çekmedi bahar hasreti,
Bahçede fidanlar söken fırtına
Senin yaprağına bile değmedi.

Gezdiğin yollarda açardı çimen,
Her gülüş, yüzünde başka bir çiçek.
Geçtikçe biz ömrün cehenneminden
Senin cennetini arardık, Melek!

Güneşi sarsa da kefen bulutlar
Doğardın ay gibi düşüncemize.
Beyaz yer, siyah gök, iki ihtiyar,
Tabiat bir seni görürdü taze...

Dört mevsim açılır derken, ansızın,
Sarardı konca gül, kırıldı saksı.
şimdi her tarafta sevinci yazın,
Sade gönlümüzde soğuk dalgası!


GÜN GİBİ

Seneler geçmemiş sanki aradan,
Gezmişiz bu yerde daha dün gibi;
Ne varsa, ağaçlık, akar su, meydan,
Hepsi ta o zaman gördüğün gibi…
 
Değişen bir benim, bu bahtı kara,
Yadırgar sanırım beni manzara;
Yabancı kalmışım aşinalara,
Köyüne geç dönen bir sürgün gibi.

Bir akşam uykuya dalmışım erken,
Henüz genç başımda yeller eserken.
Bu sabah gözlerim açıldı derken,
Baktım ki, ağarmış saçım gün gibi!




"Almış aydınlığı günler yüzünden,
Geceler saçından, siyah olmayı..
Gün beni ayırır diye hüzünden
Geceler bilmiyor sabah olmayı!

Yüzünü görmeden geçse yıllarım
Geceyi saçmış gibi okşarım,
Göynü çocuklukta kalan ben varım,
Aşkım öğrenmedi günah olmayı.."



"Soldakinin gözleri aysız gece yarısı."




PİÇ

Sıcak bir el değmeden henüz ilk gözyaşına
Kundağını serdiler bir musalla taşına.
Gözlerin bir camiinin eşiğinde açıldı,
Atıldın doğduğun gün hayata tek başına!

Yanında anan olsa gene ömrün bahardı,
Sana dar günlerinden açık bir kucak vardı:
Bağrına oğlum diye bastı İsa'yı Meryem,
Bir babasız yavrudan bir peygamber çıkardı.

Sana soylu olanlar der ki: "Soysuz kişi bu!"
Onların belli çünkü, gelmişi geçmişi bu.
Biz neden soyluyuz da sana soysuz diyorlar?
Aslını hiç arama, tesadüfün işi bu!

Haydi, adsız doğmanın derdini duya duya,
Yat ölüme benzeyen bir uğursuz uykuya.
Yazık ki boğazına bir ip geçirmediler,
Yazık ki atmadılar seni kör bir kuyuya!

Tanır gibi yüzüne bakınca her geçici,
Yarın, öksüz kalbinin burkulacaktır içi.
İki kattır azabın günahını işleyenden:
Anana kahpe derler, sana kahpenin piçi...



"Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek,
Bizim diyarımızda bin bir baharı saklar!
Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek
İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar

Sen kubbesinde ince bir mozaik ararda
Gezersin kırk asırlık mabedin içini
Bizi sarsar bir sülüs yazı görsek duvarda,
Bize heyecan verir bir parça yeşil çini

Sen raksına dalarken için titrer derinden
Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin
Bizimde kalbimizi kımıldatır derinden
Toprağa diz vuruşu dağ gibi bir zeybeğin

Fırtınayı andıran orkestra sesleri
Bir ürperiş getirir senin sinirlerine,
Istırap çekenlerin acıklı nefesleri
Bizde geçer en yanık bir musiki yerine

Sen anlayan bir gözle süzersin uzun uzun
Yabancı bir şehirde bir kadın heykelini,
Biz duyarız en büyük zevkini ruhumuzun
Görünce bir köylünün kıvrılmayan belini...

Başka sanat bilmeyiz karşımızda dururken
Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz
Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken
Sana uğurlar olsun... ayrılıyor yolumuz"




"Ufkumda bulutlar kümelerken kara bahtım,
Ben her gönül ufkunda doğan sabahtım.
Devran herkese taslarla zehir sundu da birden
Ben herkese bir neşe yarattım o zehirden.
Bir köprü kurup, zulmetin ardında, seherle,
Bildim gülüp eğlenmeyi ömrümce kederle.
Alnımdaki her çizgi beyaz bir gece saklar,
Bir başka şafaktır saçımın gördüğü aklar.
Farkım ne, emel kaynağı bir körpe çocuktan,
Mademki henüz gelmedi son yolcum ufuktan?
Ömrümce neden yılları zincir gibi çektim,
Mademki bir aşk uğruna can vermeyecektim?
Bir müjde taşır her gün uzaktan bana rüzgar;
Elbet gelecek, gelmedi, bir beklediğim var!

Son beklediğim gelmeden, ölsem de yüzünde,
Devran bulacak yar ile ağyarı hüzünde.
İsmim gezecek pembe dudaklarda elemle,
Gözler dolacak bir çocuk ölmüş gibi nemle,
Bir günde doğup can veren altın kelebekler,
Bizden daha genç bir şair öldü diyecekler!"




"Göl sanırdık ne zaman dalsak ela gözlerine,
 Seyrederdik seni günlerce gülistan yerine. 
 
Saçlarındaydı bütün tılsımı binbir gecenin, 
Seher alnında, şafaklar gülüşündeydi senin.  

Aramazdık gece mehtabı yüzün parlarken, 
Bir uzak yıldıza benzerdi güneş sen varken."




"Ey gözlerinin çevresi mor, benzi tutuşmuş,
Akşamladığım yolları yalnız gezen âfet!
Kaç yıl geçecek, böyle hazin, böyle habersiz,
Sen Marmara'nın göl gibi durgun bir ucunda,
Ben böyle atılmış gibi yurdun bir ucunda,
Sen benden uzak, ben sana hasret,
Sarmış beni gurbet.
 
Sarmış beni Mecnûn diye zincir gibi dağlar;
Bir türbe ki ruhum, gelen ağlar, giden ağlar!
Her şey bana bigâne bu yerde,
Herkes gibi her şey:
Sessiz dereler, solgun ağaçlar, sarı güller;
Dillenmiş ağızlarla tutuk dilli gönüller...
 
Hatta bana insanlara nisbetle yakındır
Bahçemde ölen kuş,
Bahçemde kefensiz gömülen kuş.
 
Herkes bana bigâne bu yerde...
Bir yer ki, sevenler, sevilenlerden eser yok;
Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok;
Yok... Yok!"



"Seni ben bekliyorum, göğsüm açık, bağrım açık;
Hançer ol, göğsüme saplan; ecel ol, karşıma çık!"



"Onlar ki bugün gökte birer kasra çekildi,
Devrinde fakat hangisi mesut olabildi?
Varsın seni ömrünce azabın kolu sarsın
Şair, Sen üzüldükçe ve öldükçe yaşarsın!"




4 Mayıs 2020 Pazartesi

HEYET-4 TÜRKLERİN KUTSAL HİKAYESİ- HALİL YAŞAR KOLLU

Tüm serilerini an itibariyle okumuş olduğum ve blogumun biricik ve kıymetli ziyaretçilerinin şu sanal alemde beni google aramalarından seçip ziyaret etmelerine sebep olan Heyet kitaplarının sonuncusu, Heyet 4 Türklerin Kutsal Hikayesi kitabını da geç de olsa okudum. Google aramalarında bu kitap üzerindeki tekelime güvenerek rahat rahat yazıyorum bu yazımı.
Bu kitabın ilk çıkış noktası aslında Türklerin gizli bir teşkilatını ve bu teşkilatın tarihi olaylara olan etkisini anlatmaktı. Yani "Heyet" olgusu kitabın ana fikriydi. Ancak zamanla bir tarih kitabı havasına geçti yazarımız. Çok şikayetçi değilim esasında. Tarihi de severim. Bu kitapta da bir süre ulaşmaya ve söyleşi yapmaya çalıştığım ancak sonrasında salıverdiğim yazarımız tarihi olayları her zaman ki gibi kendine kaynak almış. Aslında olaylardan ziyade tarihi iki karakteri kendine esas almış ve bu karakterler ve dönemlerinden yola çıkarak çeşitli tarihi bilgiler vermiş. Burada beynimin içinden hangi zamandan kaldığını bilemediğim bir ses beni rahatsız ediyor. Söylemek ve hatta haykırmak istiyorum.


Alp Er Tunga öldi mü


İsiz ajun kaldı mu

Ödlek öçin aldı mu
Emdi yürek yırtılur


Galiba bu satırları içinizde bilmeyen yoktur. Zamanında ders kitaplarımızda bulunup derslerimizde okuyup okuyup gülmeden edemediğimiz bu satırlar.. Bu satırlar bize Alp Er Tunga ismini hatırlatıyor. Yazarımız da zaten bu satırlara Alp Er Tunga için değinmiş. Kitabın ilk bölümlerinde olaylar Alp Er Tunga üzerinden anlatılmış. Diğer bölümlerde de Mete Han üzerinden anlatımlar yapılmış. Fakat sadece bu şahıslara bağlı kaldığımızı düşünmeyin. Kitabın bir türlü sevemediğim tarzı sohbet havasında olduğu için araya bu ana karakterler dışında meselelerde girebiliyor. Örneğin Alp Er Tunga veya dönemini konuşurken söz Vikinglere veya Mete Han'ı konuşurken Okan Bayülgen'e gelebiliyor. Okan Bayülgen kısmını araya ben sokmuş da olabilirim. Ama o kısmı okuyunca sizin de aklınıza ilk Okan Bayülgen gelecek eminim. Fakat kitap her ne kadar başka başka şeyleri anlatsa da ana tema Türk peygamberler fikri üzerine kurulu. Türklerden peygamber gerçekten çıkmış mıdır? Çıktıysa bunlardan bazısı Alp Er Tunga veye Mete Han mıdır bilemiyorum. Bilgi sahibi değilim. Ama bu kitaptan sonra bilgi sahibi olamasam da fikir sahibi olabilirim.
Velhasıl üzerine basarak dilini sevmediğimi ve çok basit(yalın değil basit) bulduğumu beyan ederek iyi okumalar diliyorum. Okuma konusunda takdir sizin, aynı şeyleri anlatan başka kitaplar da var. 

Halil Yaşar Kollu'nun diğer kitapları için tıklayın
Tarih kitabı incelemelerim için tıklayın
Roman incelemelerim için tıklayın
Şiir kitabı incelemelerim için tıklayın
Heyet 1-2 incelemesi için tıklayın
Heyet 3 incelemesi için tıklayın




30 Mart 2020 Pazartesi

AŞK-I MEMNU- HALİD ZİYA UŞAKLIGİL

ARADA YASTIK VAR MIYDI? YOK MUYDU?

Aşk-ı Memnu deyince hepimizin aklına yazarı Halit Ziya Uşaklıgil'den ziyade Beren Saat ve halen aklımda olan ve atamadığım şekilde, iç sesimin direkt olarak Behlül portresi olarak gözümün önüne gelen ve hatta şu an bile internetten ismini arama ihtiyacı hissettiğim -şu an arıyorum- Kıvanç Tatlıtuğ geliyor galiba. Neden millet olarak magazine bu kadar muhtacız anlamış değilim. Neden büyük bir yazarın önce kitabını okuyup da sonra dizisi, filmi çekilince "aaaa Halid Ziya'nın büyük romanını filme almışlar" şeklinde tepkiler veremiyoruz? Kafamda deli sorular. Kitaba geçelim...

Don Juan'mı daha fena yoksa bizim Behlül mü onu da bilemedim. Behlül karakteri Bihter'den önce Bihter'in kardeşi, annesi ve bilimum tanımadığımız İstanbul kızlarını sıradan geçirmiştir. Behlül bir ustadır, bir avcıdır. Usta bir avcıyı ne durdurabilir? Tabi ki güzel ve naif Nihal. Belki farkında değilsiniz ama aslında kitabın içeriğiyle ilgili ufaktan ufaktan bilgiler veriyorum siz sevgili okuyuculara. Bundan da rahatsız değilim. Zaten birçok insan diziyi izlediği için kitaba hakimdir. Kısaca bir özet verecek olursak; Adnan Bey zengin ve nüfuzlu bir adamdır. Karısını kaybetmiş ve konağında kızı Nihal, oğlu Bülent ve yeğeni Behlül -nam-ı diğer Don Juan Behlül- ile birlikte yaşamaktadır. Dul kalmak Adnan Bey'in canına tak demiştir ve kendine bir hanım aramaktadır. Daha doğrusu satılık bir beden aramakta ancak bunun aşk ile olabileceğini düşünerek kendini avutmaktadır. Bu sırada tam olarak satılık bir kadın olan Firdevs Hanım'ın kızı, genç ve güzel Bihter'i gözüne kestirir ve evlenirler. Bihter'in kendinden yaşça çok çok büyük olan Adnan Bey ile evlenme amacı izahtan varestedir. Evlilik, Bihter'in konakta Behlül ile aşna fiştelerinin ayyuka çıkması ile hazin bir şekilde son bulur. Hazin son.. Bihter için ayrı, Adnan Bey ve kızı Nihal için ayrı, Behlül için apayrı hazin sonlar. Behlül için hazin son dedim ama galiba en son konaktan koşarak kaçmıştı galiba. Allah bilir hangi İstanbul kızını kötü emellerine alet etmeye ve ağına düşürmeye gitti. Kim bilir... Romanın kısaca özeti bu, fazla fazla anlatıp daha fazla tadını kaçırmayım.

Bu kadar magazin konusu olmuş bir roman keşke birazcık da diliyle, sanatıyla magazin malzemesi olabilseydi. Halid Ziya Uşaklıgil'in sadece bu romanını okuyarak usta bir sanatçı, usta bir edebiyatçı olduğuna kanaat getirebilirim. Uzun süredir böyle uzun cümleleri olan ve o kadar yoğun, bir o kadar sanatlı bir dil okumamıştım. Nasıl desem... O kadar usta bir dil ki bu ustalığı anlatmaya benim çırak seviyesi okuyuculuğum yetmiyor. Hem nesneler hem de ruh halleri o kadar güzel ve uzunca tasvir edilmiş ki. İnsan kullanılan sözcüklerin ve bir araya gelen cümlelerin ahenginden, sanatından mest oluyor. Cümleleri, paragrafları okudukça "vay be" demekten kendimi alamadım. Halid Ziya çooook önce bu hayattan feragat etmiş olsa da bu romandan anladığım, Aşk-ı Memnu, üzerinde uzun süre düşünülmüş ve ustalıkla kelime kelime, cümle cümle işlenmiş harika bir roman. Velhasıl. Kesinlikle okuyun derim.

Bu arada ben bu romanı Akçağ yayınlarından okudum. Bu yayın ile ilgili özel bir hatırlatma yapmak isterim. Akçağ yayınları roman uzun süre önce yazıldığı için güncel okuyucunun dili anlayamayacağını düşünerek kitabı günümüz diline sadeleştirmiş. Bunu da güzel bir yöntemle yapmış. Akçağ yayınlarındaki bu romanda sol taraftaki sayfalar orijinal diliyle yani Osmanlıca olarak bırakılırken sağdaki sayfalar günümüz Türkçesiyle yani sadeleştirilmiş haliyle verilmiş. Özellikle Osmanlıcaya merakı olan okuyuculara tavsiyem kendilerini geliştirmek istiyorlarsa Aşk-ı Memnu'yu, Akçağ yayınlarından okusunlar. Kendilerini kelime hazinesi anlamında geliştirecekleri muhakkak. İyi okumalar.

Son Not: Ne çektin be Beşir, ne çektin be Nihal. Sadece ikinize üzüldüm yeminle.


23 Mart 2020 Pazartesi

YAŞAMAK- CAHİT ZARİFOĞLU

Bazı şairler vardır dili ve uslübu o kadar sadedir ki ne dediğini tam olarak anlarsınız ve dersiniz ki ne güzel bir satır. Ama bazı şairler vardır ki okursunuz, bir ahenk vardır fakat anlamak için bir kere daha okumanız gerekir. Fakat bazı şairler de vardır ki ne ahenk sizi sarar ne de mana. Okusanız da bir şey anlamazsınız. Böyle şairler bence şiirlerini okunması için değil de kendi içini dökmek için yazmışlardır. O satırları şairinden başka kimse tam olarak anlayamaz. İşte Cahit Zarifoğlu bence tam olarak böyle bir şair. Yazdıkları kendisinden başka kimse tarafından anlaşılamıyor. Belki anlaşılıyordur ama anlayanlar da şiirlerine bilimsel yönden bakanlardır bana göre. 
Cahit Zarifoğlu'na karşı bu kanım daha önceden okuduğum Yedi Güzel Adam isimli şiir kitabı ile oluşmuştu. Ancak o zaman acaba demiştim "hayatını birazcık bilsem şiirleri anlayabilir miyim?" diye de aklımdan geçmişti. Sırf Zarifoğlu'nu anlamak adına Yaşamak isimli günlüklerden oluşan kitabını aldım ve okumaya başladım. Cahit Zarifoğlu ile yıldızımız bir türlü barışmasa da "bir insanı en güzel günlükleri anlatır" fikriyle hareket ettim bu kitabı alırken. Anladım ki hata etmişim. Beklentim.. Nasıl anlatsam, havadan sudan, basit, sembollere boğulmadan şairi tanımak ve belki de bu yolla şiirlere mana katabilmekti. Yine olmadı... Günlük dediğime bakmayın. Zarifoğlu günlüklerinde bile anlaşılması zor uslübunu muhafaza etmiş. Çok fazla şiirsel, anlaşılmaz, sizi boğum boğum boğan üslup, neyi okuyordum diye düşünürken o anki okunan cümleyi kaçırmak... Bu kitabı okuduysanız bana hak verecek, okumadıysanız da okuyunca bana hak vereceksiniz. Her türlü galiba haklı olacağım. Kesin olmamakla birlikte Cahit Zarifoğlu, sosyal medyadan iki satır şiiri paylaşılan, paylaşım yapan insanların dahi bence anlamakta zorluk çektiği ve benim hayatım boyunca uzak kalacağım bir şair olacaktır. 
Velhasıl... Ne diyebilirim. Ben diyeceğimi dedim. Takdir Yüksek Okur'undur. İyi okumalar.

Not: Kitabı bitiremedim. 

Şiir kitabı incelemelerim için tıklayın.
Roman incelemelerim için tıklayın.
Diğer türler için tıklayın.

Yaşamak Cahit Zarifoğlu

21 Mart 2020 Cumartesi

AŞKIN DİYALEKTİĞİ- RASİM ÖZDENÖREN

Aşk dediğimiz şeyi galiba hiç kimse net olarak tanımlayabilmiş değil dünya üzerinde. Kimilerine göre adını hatırlayamadığım hormonlarımızın artması, kimine göre tamamen ruhi bir bunalım kimine göre de tam aksine ruhu coşturan bir olgu. Ancak bu tanımların hepsi tek başına düşünüldüğünde yanlış ama belki tüm aşk tanımları birlikte düşünüldüğünde doğru sayılabilir. Sayılabilir diyorum zira tüm aşk tanımlarının birleşimi bile yanlış olabilir. O zaman aşkı tanımlamaktan vazgeçip tanımlamaya çalışmak en doğru yol. İşte Rasim Özenören'in Aşkın diyalektiği isimli denemelerden oluşan kitap tam olarak bunu yapmaya çalışmış.
Yaklaşık 250 sayfadan oluşan bu kitap aşkı kendisiyle birlikte bir şekilde, doğumundan ölümüne kadar temas ettiği tüm soyut olgularla anlatmaya/tanımlamaya çalışmış. Doğumundan ölümüne kadar dedim ama aşk ölmez diye de genel bir kanı var. Tartışılır... Tartışma demişken şu ana kadar yazdıklarım sanki biraz bilimsel bir uslüpla yazılmış gibi geldi bana. Bunu bilinçli olarak yapmıyorum. Sebebi ise bu kitabın içerisinde bilimsel bir havanın bulunması. Bu havayı teneffüs ettiğim için de yazarın aşk ile ilgili denemeleri beni etkiledi. Bu kitabı okuyacak genç, sırılsıklam aşık dostlarıma bir tavsiyem olacak. Aşkın Diyalektiği'ni aşkınızı pekiştirmek için, sevgililerinizi, eşlerinizi etkilemek için süslü cümleler bulmak için lütfen okumayın. Sonu hüsran olur. Aşk bu kitapta halen bile tam olarak tanımlayamadığım şekilde bilimsel-ruhani bir karmada anlatılıyor. Örneğin "evlilikler aşkı öldürür mü?" sorusunun tartışılması bu kitapta mevcut ancak yazarımızın tarzı ve kitabın çıkış noktası; süslü, okuyanı etkileyecek şiir tadında cümleler kurmakta öte işe mantık çerçevesinde bakılması şeklinde oluşmuş. Adıyla müsemma.. Diyalektik... Kısaca, tez-anti tez karması/çakışması ile yeni bir fikir.. Sentez. İşte bu yönüyle bu kitap; genç, sırılsıklam aşık vatandaşlarımızdan ziyade aklı başında, "bana ne oluyor?"un cevabını bulmaya çalışan dostlarımıza daha çok hitap edecektir. İşin içerisinde bilimsellik varsa az biraz -mevzu aşk bile olsa- sıkılma duygusu da haliyle olacaktır. Ben de de oldu. Bu sebeple aşka, mantık çerçevesinde bakılan bu kitap belki tek solukta okunamayabilir ancak okunması gereken bir kitaptır. Tavsiyemdir. İyi okumalar.

Roman incelemelerim için tıklayın
Diğer türler için tıklayın
Şiir kitap incelemelerim için tıklayın

Kitaptan Alıntılar;

"Evli eşlerin birbirlerine "hala aşık olduklarını" söylemeleri, alışkanlık peyda ettikleri, ancak yanlış bir ifadeden başka bir şey değildir. Onlar, birbirlerine muhabbetlerinin devam ettiğini söylemek istiyorlar, fakat bu duygularını, belki alışık oldukları bir kelimeyle dile getiriyorlar."

"Hz. Adem'le Hz. Havva'nın bu dünyaya gönderildikten sonra uzun yıllar özlemle ve gözyaşları içinde birbirlerini aratışları tam da bir aşk ilişkisidir ve bir aşk arayışıdır. Oyna cennet hayatında zaten birbirlerini bulmuş olarak yaşamaları halinde aşk söz konusu değildir; bu durumda, ikisi arasında yalnızca bir sevgi(muhabbet) ilişkisinden söz edilebilir. Nitekim Kuran'da bu duygunun aşk olarak değil, fakat "muhabbet" olarak adlandırılması manidardır. Aşk ateşinin, ayrılıkla başlatılması, hatta aşk ateşi ile ayrılık ateşinin özdeşleştirilmesi de aynı ölçüde manidardır."

"Dertsiz aşk, tam aşk değildir. Meleklerde aşk vardır, dert yok. Dert, adamdan başka mahlukta bulunmaz."

"Aşk alış veriş değildir, aşk yalnızca veriştir! Vermenin doruk noktasındaysa kişinin hayatı durur: Onun ötesinde kişinin verebilecek başka neyi olabilir!"

"Aşk, aşığı zaafa uğratan bir ilişki türüdür."

"Engeli ortadan kaldırılan aşk ilişkisinde, çoğu kez, aşkın kendisinin de ortadan kalktığı gözleniyor. Bu yüzden aşka istidatlı kişi de yeni aşk arayışına girişiyor."

"Mecnun'un, Leyla'ya ulaşması mümkün kılınmışken bile, onun kendisine yardımcı olanlara değil ve fakat Leyla'ya ulaşmasına engel olanlara dua etmesi, aşık için aradaki engellerin anlamına bir atıf olmalı."

"Aşığın tek taraflı olarak veya aşıkların iki taraflı olarak vuslata bir yay mesafesi uzaklıkta(veya yakınlıkta) duruyor olmaları, onların karşı tarafa olan özlemini çoğaltır, keskinleştirir, bileyler. O mesafe, aşkın sürekli biçimde yeni kalmasına ve yenilenmesine yol verir."

"Aşık, maşukunda kıskançlık duygusu uyandırmamışsa veya uyandıramıyorsa, bu aşkın kısır bir aşk olduğunu söyleyebiliriz."

"Aşk, muhatabından zorunlu bir karşılık beklemez. Aşk karşılık beklemeden sürekli bir verme halidir. Aksi takdirde gıyabi aşkları açıklamak mümkün olmazdı."

"Kadınlar, saadet kapılarını açan tek anahtar evlilik olduğu için evlenirler, erkeklerse sersemliklerinden evlenirler."

"Bir görüşte aşık olduğunu söyleyen o kadar çok insan var ki, onların hepsinin birden bir yanılgıya düşmüş olmalarına ihtimal vermek zor görünüyor."

"Dünyasal aşkta tensel vuslat yaşanırken kaçınılmaz ayrılık da aynı vuslatın içinde boy gösterir. Ebedi sanılan vuslat coşkusu, ardından faniliğin hüznüne dönüşür. Aşık, her şeyini feda edeceğini sandığı maşukuna, birden, katlanamadığını da fark eder."

"Aşk öykülerinin mutlu sonra bitmesi onları izleyeni(aşk öyküsünün okuyucusunu) kesmez. Çünkü vuslat gerçekleştiğinde, aşk ilişkisi, düz bir sevgi ilişkisine dönüşür."

"İnsanlar yaşadıkça aşk olacak ve aşk oldukça onun hikayesi de yazılacaktır."

"Gerçek aşk öykülerinin tamamı hüsranla sonuçlanır. Ve işin ilginç yanı, mutlu sonla biten aşk hikayeleri insanın üstünde derin ve kalıcı etki bırakmaz. Çünkü vuslatın gerçekleşmesi halinde, insan, aşkın ortadan kalkacağına, silineceğine ilişkin bir sezinlemeye sahiptir."

"Bazıları aşkın cinsellikle ilgisinin bulunduğunu ifade etmekten kaçınsa da, bence, aşkın cinsellikle bire bir ilişkisi bulunduğu açık seçik belirtilmelidir."



Rasim Özdenören Aşkın Diyalektiği


19 Mart 2020 Perşembe

BENİM HÜZÜNLÜ OROSPULARIM- GABRİEL GARCİA MARQUEZ

Her şey iyi güzel de kardeşim. Yaş 14... Olmaz. Nobeli alsan da olmaz. Türk Ceza Kanunu madde 103..

Bir süredir orada burada gördüğüm ama okuma fırsatı bulamadığım bir kitap Gabriel Garcia Marquez'in Benim Hüzünlü Orospularım kitabı. Dikkat ettiyseniz kitabın adını biplemeden direkt yazdım. Ama içerik kafamda bipli. Bilinsin...
Kitabın konusuna gelince... 90 yaşında bir ayağı çukurda olup halen anlam veremediğim şekilde cinsel dürtüleri olan dedemiz hayatında hiç evlenmemiş ve hayatını sürekli orada burada bulunan ka(e)rhanelerde geçirmiş, varını yoğunu, parasını pulunu bu davaya harcamaktan çekinmemiş bir şahsiyet. Buradan karaktere mesajım: Ya dede iki ayağında çukurda bırakıver bu işleri... 
İşte bu dedemiz bir gün doğum gününü kutlamak ister. Uzun zamandır takıldığı bir hacıanayı arar ve kendine bir kıyak geçmek ister. Doğum gününde temiz, tertemiz, bakire bir kız ister hacıanasından. Türkiye'nin Madam Manukyanı ile aynı sektörde faaliyet gösteren hacıana tamam der, sana bir ayarlama yapacağım. Yapar da. Ancak ortada bir sorun vardır ve bulduğu kız sadece 14 yaşındadır. İşte burada benim açımdan film kopuyor dostlarım. Kitabın dili ne kadar güzel de olsa sizi içine çekiyor da olsa ortada bir film dönüyor ve ben bu filmi sevmedim. Sorun şu ki kızın yaşı 14 ve dede bu kızı kabul ediyor. Sonrasında aşık maşık oluyorlar. Bir sürü terane.. Buradan "devletten fazla devletçi" olan okurlara sanki nobeli kendisi almış gibi yazarları ölümüne savunan(bir Tolstoy atışması aklıma geliverdi burada) tayfaya sözüm şudur; el insaf kardeşim.
Daha düne kadar hangi kitapta olduğunu hatırlamadığım bir bölümde çocuklarla ilgili cinsel ögeler mevcuttu ve bununla ilgili toplumda bir tartışma yaşanmıştı. Fakat bu kitabın tamamı çocuk cinselliğiyle ilgili ama buna rağmen bu kitap yerlere göklere sığdırılamıyor. Anlamıyorum. Benim seviyem mi yetersiz? Allaha şükür yetersiz kalmışım. Bu iki yüzlülük beni üzüyor. Neden kardeşim? Neden? Her şeyi bir yere kadar anlıyorum. Dede olabilirsin, 90 yaşında kendine bir kıyak isteyebilirsin. Gidip yaşını başını almış bir kız bulabilirsin ve gidip buna aşık olabilirsin. Ka(e)rhane personellerinin gayr-i resmi anılarında geçen "seni bu hayattan kurtaracağım, sana yardım edeceğim" gibi sözler nerede? Nerede dedecim? Neden o kızı alıp torunun yerine tutup el uzatmadın? Neden Gabril Garcia Marquez bu hikayeyi bir dede-torun ilişkisine sokup güzel cümlelerinle ve mutlu sonra bitirmedin? Bunların hepsi ne kadar sorunsuz da görünse özünde sorunlu şeyler. Ama hadi geçtim hepsini. Yaşı geçemem dostlarım. Hele hele 14 yaşını. Geçemem dostlarım! Çocuk istismarına karşı durup da nobeli alınca veya güzel yazınca her şeyin mübah ve mümkün olmasını geçemem. Burada üstad Mehmet Akif Ersoy'un şu satırları bir anda aklıma geliverdi. Ne demiş üstad bir şiirinde;
" Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem" 
Velhasıl son sözüm bir şiir olsun diyor ve takdiri size bırakıyorum.


Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem; 
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem. 
Biri ecdadıma saldırdımı, hatta boğarım! ...
-Boğamazsın ki! 
-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam; 
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale; 
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale! 
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? 
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum! 
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim! 
Adam aldırmada geç git! , diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım! 
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?

Diğer roman incelemelerim için tıklayın