NE OKUSAM?

30 Mart 2020 Pazartesi

AŞK-I MEMNU- HALİD ZİYA UŞAKLIGİL

ARADA YASTIK VAR MIYDI? YOK MUYDU?

Aşk-ı Memnu deyince hepimizin aklına yazarı Halit Ziya Uşaklıgil'den ziyade Beren Saat ve halen aklımda olan ve atamadığım şekilde, iç sesimin direkt olarak Behlül portresi olarak gözümün önüne gelen ve hatta şu an bile internetten ismini arama ihtiyacı hissettiğim -şu an arıyorum- Kıvanç Tatlıtuğ geliyor galiba. Neden millet olarak magazine bu kadar muhtacız anlamış değilim. Neden büyük bir yazarın önce kitabını okuyup da sonra dizisi, filmi çekilince "aaaa Halid Ziya'nın büyük romanını filme almışlar" şeklinde tepkiler veremiyoruz? Kafamda deli sorular. Kitaba geçelim...

Don Juan'mı daha fena yoksa bizim Behlül mü onu da bilemedim. Behlül karakteri Bihter'den önce Bihter'in kardeşi, annesi ve bilimum tanımadığımız İstanbul kızlarını sıradan geçirmiştir. Behlül bir ustadır, bir avcıdır. Usta bir avcıyı ne durdurabilir? Tabi ki güzel ve naif Nihal. Belki farkında değilsiniz ama aslında kitabın içeriğiyle ilgili ufaktan ufaktan bilgiler veriyorum siz sevgili okuyuculara. Bundan da rahatsız değilim. Zaten birçok insan diziyi izlediği için kitaba hakimdir. Kısaca bir özet verecek olursak; Adnan Bey zengin ve nüfuzlu bir adamdır. Karısını kaybetmiş ve konağında kızı Nihal, oğlu Bülent ve yeğeni Behlül -nam-ı diğer Don Juan Behlül- ile birlikte yaşamaktadır. Dul kalmak Adnan Bey'in canına tak demiştir ve kendine bir hanım aramaktadır. Daha doğrusu satılık bir beden aramakta ancak bunun aşk ile olabileceğini düşünerek kendini avutmaktadır. Bu sırada tam olarak satılık bir kadın olan Firdevs Hanım'ın kızı, genç ve güzel Bihter'i gözüne kestirir ve evlenirler. Bihter'in kendinden yaşça çok çok büyük olan Adnan Bey ile evlenme amacı izahtan varestedir. Evlilik, Bihter'in konakta Behlül ile aşna fiştelerinin ayyuka çıkması ile hazin bir şekilde son bulur. Hazin son.. Bihter için ayrı, Adnan Bey ve kızı Nihal için ayrı, Behlül için apayrı hazin sonlar. Behlül için hazin son dedim ama galiba en son konaktan koşarak kaçmıştı galiba. Allah bilir hangi İstanbul kızını kötü emellerine alet etmeye ve ağına düşürmeye gitti. Kim bilir... Romanın kısaca özeti bu, fazla fazla anlatıp daha fazla tadını kaçırmayım.

Bu kadar magazin konusu olmuş bir roman keşke birazcık da diliyle, sanatıyla magazin malzemesi olabilseydi. Halid Ziya Uşaklıgil'in sadece bu romanını okuyarak usta bir sanatçı, usta bir edebiyatçı olduğuna kanaat getirebilirim. Uzun süredir böyle uzun cümleleri olan ve o kadar yoğun, bir o kadar sanatlı bir dil okumamıştım. Nasıl desem... O kadar usta bir dil ki bu ustalığı anlatmaya benim çırak seviyesi okuyuculuğum yetmiyor. Hem nesneler hem de ruh halleri o kadar güzel ve uzunca tasvir edilmiş ki. İnsan kullanılan sözcüklerin ve bir araya gelen cümlelerin ahenginden, sanatından mest oluyor. Cümleleri, paragrafları okudukça "vay be" demekten kendimi alamadım. Halid Ziya çooook önce bu hayattan feragat etmiş olsa da bu romandan anladığım, Aşk-ı Memnu, üzerinde uzun süre düşünülmüş ve ustalıkla kelime kelime, cümle cümle işlenmiş harika bir roman. Velhasıl. Kesinlikle okuyun derim.

Bu arada ben bu romanı Akçağ yayınlarından okudum. Bu yayın ile ilgili özel bir hatırlatma yapmak isterim. Akçağ yayınları roman uzun süre önce yazıldığı için güncel okuyucunun dili anlayamayacağını düşünerek kitabı günümüz diline sadeleştirmiş. Bunu da güzel bir yöntemle yapmış. Akçağ yayınlarındaki bu romanda sol taraftaki sayfalar orijinal diliyle yani Osmanlıca olarak bırakılırken sağdaki sayfalar günümüz Türkçesiyle yani sadeleştirilmiş haliyle verilmiş. Özellikle Osmanlıcaya merakı olan okuyuculara tavsiyem kendilerini geliştirmek istiyorlarsa Aşk-ı Memnu'yu, Akçağ yayınlarından okusunlar. Kendilerini kelime hazinesi anlamında geliştirecekleri muhakkak. İyi okumalar.

Son Not: Ne çektin be Beşir, ne çektin be Nihal. Sadece ikinize üzüldüm yeminle.


23 Mart 2020 Pazartesi

YAŞAMAK- CAHİT ZARİFOĞLU

Bazı şairler vardır dili ve uslübu o kadar sadedir ki ne dediğini tam olarak anlarsınız ve dersiniz ki ne güzel bir satır. Ama bazı şairler vardır ki okursunuz, bir ahenk vardır fakat anlamak için bir kere daha okumanız gerekir. Fakat bazı şairler de vardır ki ne ahenk sizi sarar ne de mana. Okusanız da bir şey anlamazsınız. Böyle şairler bence şiirlerini okunması için değil de kendi içini dökmek için yazmışlardır. O satırları şairinden başka kimse tam olarak anlayamaz. İşte Cahit Zarifoğlu bence tam olarak böyle bir şair. Yazdıkları kendisinden başka kimse tarafından anlaşılamıyor. Belki anlaşılıyordur ama anlayanlar da şiirlerine bilimsel yönden bakanlardır bana göre. 
Cahit Zarifoğlu'na karşı bu kanım daha önceden okuduğum Yedi Güzel Adam isimli şiir kitabı ile oluşmuştu. Ancak o zaman acaba demiştim "hayatını birazcık bilsem şiirleri anlayabilir miyim?" diye de aklımdan geçmişti. Sırf Zarifoğlu'nu anlamak adına Yaşamak isimli günlüklerden oluşan kitabını aldım ve okumaya başladım. Cahit Zarifoğlu ile yıldızımız bir türlü barışmasa da "bir insanı en güzel günlükleri anlatır" fikriyle hareket ettim bu kitabı alırken. Anladım ki hata etmişim. Beklentim.. Nasıl anlatsam, havadan sudan, basit, sembollere boğulmadan şairi tanımak ve belki de bu yolla şiirlere mana katabilmekti. Yine olmadı... Günlük dediğime bakmayın. Zarifoğlu günlüklerinde bile anlaşılması zor uslübunu muhafaza etmiş. Çok fazla şiirsel, anlaşılmaz, sizi boğum boğum boğan üslup, neyi okuyordum diye düşünürken o anki okunan cümleyi kaçırmak... Bu kitabı okuduysanız bana hak verecek, okumadıysanız da okuyunca bana hak vereceksiniz. Her türlü galiba haklı olacağım. Kesin olmamakla birlikte Cahit Zarifoğlu, sosyal medyadan iki satır şiiri paylaşılan, paylaşım yapan insanların dahi bence anlamakta zorluk çektiği ve benim hayatım boyunca uzak kalacağım bir şair olacaktır. 
Velhasıl... Ne diyebilirim. Ben diyeceğimi dedim. Takdir Yüksek Okur'undur. İyi okumalar.

Not: Kitabı bitiremedim. 

Şiir kitabı incelemelerim için tıklayın.
Roman incelemelerim için tıklayın.
Diğer türler için tıklayın.

Yaşamak Cahit Zarifoğlu

21 Mart 2020 Cumartesi

AŞKIN DİYALEKTİĞİ- RASİM ÖZDENÖREN

Aşk dediğimiz şeyi galiba hiç kimse net olarak tanımlayabilmiş değil dünya üzerinde. Kimilerine göre adını hatırlayamadığım hormonlarımızın artması, kimine göre tamamen ruhi bir bunalım kimine göre de tam aksine ruhu coşturan bir olgu. Ancak bu tanımların hepsi tek başına düşünüldüğünde yanlış ama belki tüm aşk tanımları birlikte düşünüldüğünde doğru sayılabilir. Sayılabilir diyorum zira tüm aşk tanımlarının birleşimi bile yanlış olabilir. O zaman aşkı tanımlamaktan vazgeçip tanımlamaya çalışmak en doğru yol. İşte Rasim Özenören'in Aşkın diyalektiği isimli denemelerden oluşan kitap tam olarak bunu yapmaya çalışmış.
Yaklaşık 250 sayfadan oluşan bu kitap aşkı kendisiyle birlikte bir şekilde, doğumundan ölümüne kadar temas ettiği tüm soyut olgularla anlatmaya/tanımlamaya çalışmış. Doğumundan ölümüne kadar dedim ama aşk ölmez diye de genel bir kanı var. Tartışılır... Tartışma demişken şu ana kadar yazdıklarım sanki biraz bilimsel bir uslüpla yazılmış gibi geldi bana. Bunu bilinçli olarak yapmıyorum. Sebebi ise bu kitabın içerisinde bilimsel bir havanın bulunması. Bu havayı teneffüs ettiğim için de yazarın aşk ile ilgili denemeleri beni etkiledi. Bu kitabı okuyacak genç, sırılsıklam aşık dostlarıma bir tavsiyem olacak. Aşkın Diyalektiği'ni aşkınızı pekiştirmek için, sevgililerinizi, eşlerinizi etkilemek için süslü cümleler bulmak için lütfen okumayın. Sonu hüsran olur. Aşk bu kitapta halen bile tam olarak tanımlayamadığım şekilde bilimsel-ruhani bir karmada anlatılıyor. Örneğin "evlilikler aşkı öldürür mü?" sorusunun tartışılması bu kitapta mevcut ancak yazarımızın tarzı ve kitabın çıkış noktası; süslü, okuyanı etkileyecek şiir tadında cümleler kurmakta öte işe mantık çerçevesinde bakılması şeklinde oluşmuş. Adıyla müsemma.. Diyalektik... Kısaca, tez-anti tez karması/çakışması ile yeni bir fikir.. Sentez. İşte bu yönüyle bu kitap; genç, sırılsıklam aşık vatandaşlarımızdan ziyade aklı başında, "bana ne oluyor?"un cevabını bulmaya çalışan dostlarımıza daha çok hitap edecektir. İşin içerisinde bilimsellik varsa az biraz -mevzu aşk bile olsa- sıkılma duygusu da haliyle olacaktır. Ben de de oldu. Bu sebeple aşka, mantık çerçevesinde bakılan bu kitap belki tek solukta okunamayabilir ancak okunması gereken bir kitaptır. Tavsiyemdir. İyi okumalar.

Roman incelemelerim için tıklayın
Diğer türler için tıklayın
Şiir kitap incelemelerim için tıklayın

Kitaptan Alıntılar;

"Evli eşlerin birbirlerine "hala aşık olduklarını" söylemeleri, alışkanlık peyda ettikleri, ancak yanlış bir ifadeden başka bir şey değildir. Onlar, birbirlerine muhabbetlerinin devam ettiğini söylemek istiyorlar, fakat bu duygularını, belki alışık oldukları bir kelimeyle dile getiriyorlar."

"Hz. Adem'le Hz. Havva'nın bu dünyaya gönderildikten sonra uzun yıllar özlemle ve gözyaşları içinde birbirlerini aratışları tam da bir aşk ilişkisidir ve bir aşk arayışıdır. Oyna cennet hayatında zaten birbirlerini bulmuş olarak yaşamaları halinde aşk söz konusu değildir; bu durumda, ikisi arasında yalnızca bir sevgi(muhabbet) ilişkisinden söz edilebilir. Nitekim Kuran'da bu duygunun aşk olarak değil, fakat "muhabbet" olarak adlandırılması manidardır. Aşk ateşinin, ayrılıkla başlatılması, hatta aşk ateşi ile ayrılık ateşinin özdeşleştirilmesi de aynı ölçüde manidardır."

"Dertsiz aşk, tam aşk değildir. Meleklerde aşk vardır, dert yok. Dert, adamdan başka mahlukta bulunmaz."

"Aşk alış veriş değildir, aşk yalnızca veriştir! Vermenin doruk noktasındaysa kişinin hayatı durur: Onun ötesinde kişinin verebilecek başka neyi olabilir!"

"Aşk, aşığı zaafa uğratan bir ilişki türüdür."

"Engeli ortadan kaldırılan aşk ilişkisinde, çoğu kez, aşkın kendisinin de ortadan kalktığı gözleniyor. Bu yüzden aşka istidatlı kişi de yeni aşk arayışına girişiyor."

"Mecnun'un, Leyla'ya ulaşması mümkün kılınmışken bile, onun kendisine yardımcı olanlara değil ve fakat Leyla'ya ulaşmasına engel olanlara dua etmesi, aşık için aradaki engellerin anlamına bir atıf olmalı."

"Aşığın tek taraflı olarak veya aşıkların iki taraflı olarak vuslata bir yay mesafesi uzaklıkta(veya yakınlıkta) duruyor olmaları, onların karşı tarafa olan özlemini çoğaltır, keskinleştirir, bileyler. O mesafe, aşkın sürekli biçimde yeni kalmasına ve yenilenmesine yol verir."

"Aşık, maşukunda kıskançlık duygusu uyandırmamışsa veya uyandıramıyorsa, bu aşkın kısır bir aşk olduğunu söyleyebiliriz."

"Aşk, muhatabından zorunlu bir karşılık beklemez. Aşk karşılık beklemeden sürekli bir verme halidir. Aksi takdirde gıyabi aşkları açıklamak mümkün olmazdı."

"Kadınlar, saadet kapılarını açan tek anahtar evlilik olduğu için evlenirler, erkeklerse sersemliklerinden evlenirler."

"Bir görüşte aşık olduğunu söyleyen o kadar çok insan var ki, onların hepsinin birden bir yanılgıya düşmüş olmalarına ihtimal vermek zor görünüyor."

"Dünyasal aşkta tensel vuslat yaşanırken kaçınılmaz ayrılık da aynı vuslatın içinde boy gösterir. Ebedi sanılan vuslat coşkusu, ardından faniliğin hüznüne dönüşür. Aşık, her şeyini feda edeceğini sandığı maşukuna, birden, katlanamadığını da fark eder."

"Aşk öykülerinin mutlu sonra bitmesi onları izleyeni(aşk öyküsünün okuyucusunu) kesmez. Çünkü vuslat gerçekleştiğinde, aşk ilişkisi, düz bir sevgi ilişkisine dönüşür."

"İnsanlar yaşadıkça aşk olacak ve aşk oldukça onun hikayesi de yazılacaktır."

"Gerçek aşk öykülerinin tamamı hüsranla sonuçlanır. Ve işin ilginç yanı, mutlu sonla biten aşk hikayeleri insanın üstünde derin ve kalıcı etki bırakmaz. Çünkü vuslatın gerçekleşmesi halinde, insan, aşkın ortadan kalkacağına, silineceğine ilişkin bir sezinlemeye sahiptir."

"Bazıları aşkın cinsellikle ilgisinin bulunduğunu ifade etmekten kaçınsa da, bence, aşkın cinsellikle bire bir ilişkisi bulunduğu açık seçik belirtilmelidir."



Rasim Özdenören Aşkın Diyalektiği


19 Mart 2020 Perşembe

BENİM HÜZÜNLÜ OROSPULARIM- GABRİEL GARCİA MARQUEZ

Her şey iyi güzel de kardeşim. Yaş 14... Olmaz. Nobeli alsan da olmaz. Türk Ceza Kanunu madde 103..

Bir süredir orada burada gördüğüm ama okuma fırsatı bulamadığım bir kitap Gabriel Garcia Marquez'in Benim Hüzünlü Orospularım kitabı. Dikkat ettiyseniz kitabın adını biplemeden direkt yazdım. Ama içerik kafamda bipli. Bilinsin...
Kitabın konusuna gelince... 90 yaşında bir ayağı çukurda olup halen anlam veremediğim şekilde cinsel dürtüleri olan dedemiz hayatında hiç evlenmemiş ve hayatını sürekli orada burada bulunan ka(e)rhanelerde geçirmiş, varını yoğunu, parasını pulunu bu davaya harcamaktan çekinmemiş bir şahsiyet. Buradan karaktere mesajım: Ya dede iki ayağında çukurda bırakıver bu işleri... 
İşte bu dedemiz bir gün doğum gününü kutlamak ister. Uzun zamandır takıldığı bir hacıanayı arar ve kendine bir kıyak geçmek ister. Doğum gününde temiz, tertemiz, bakire bir kız ister hacıanasından. Türkiye'nin Madam Manukyanı ile aynı sektörde faaliyet gösteren hacıana tamam der, sana bir ayarlama yapacağım. Yapar da. Ancak ortada bir sorun vardır ve bulduğu kız sadece 14 yaşındadır. İşte burada benim açımdan film kopuyor dostlarım. Kitabın dili ne kadar güzel de olsa sizi içine çekiyor da olsa ortada bir film dönüyor ve ben bu filmi sevmedim. Sorun şu ki kızın yaşı 14 ve dede bu kızı kabul ediyor. Sonrasında aşık maşık oluyorlar. Bir sürü terane.. Buradan "devletten fazla devletçi" olan okurlara sanki nobeli kendisi almış gibi yazarları ölümüne savunan(bir Tolstoy atışması aklıma geliverdi burada) tayfaya sözüm şudur; el insaf kardeşim.
Daha düne kadar hangi kitapta olduğunu hatırlamadığım bir bölümde çocuklarla ilgili cinsel ögeler mevcuttu ve bununla ilgili toplumda bir tartışma yaşanmıştı. Fakat bu kitabın tamamı çocuk cinselliğiyle ilgili ama buna rağmen bu kitap yerlere göklere sığdırılamıyor. Anlamıyorum. Benim seviyem mi yetersiz? Allaha şükür yetersiz kalmışım. Bu iki yüzlülük beni üzüyor. Neden kardeşim? Neden? Her şeyi bir yere kadar anlıyorum. Dede olabilirsin, 90 yaşında kendine bir kıyak isteyebilirsin. Gidip yaşını başını almış bir kız bulabilirsin ve gidip buna aşık olabilirsin. Ka(e)rhane personellerinin gayr-i resmi anılarında geçen "seni bu hayattan kurtaracağım, sana yardım edeceğim" gibi sözler nerede? Nerede dedecim? Neden o kızı alıp torunun yerine tutup el uzatmadın? Neden Gabril Garcia Marquez bu hikayeyi bir dede-torun ilişkisine sokup güzel cümlelerinle ve mutlu sonra bitirmedin? Bunların hepsi ne kadar sorunsuz da görünse özünde sorunlu şeyler. Ama hadi geçtim hepsini. Yaşı geçemem dostlarım. Hele hele 14 yaşını. Geçemem dostlarım! Çocuk istismarına karşı durup da nobeli alınca veya güzel yazınca her şeyin mübah ve mümkün olmasını geçemem. Burada üstad Mehmet Akif Ersoy'un şu satırları bir anda aklıma geliverdi. Ne demiş üstad bir şiirinde;
" Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem" 
Velhasıl son sözüm bir şiir olsun diyor ve takdiri size bırakıyorum.


Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem; 
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem. 
Biri ecdadıma saldırdımı, hatta boğarım! ...
-Boğamazsın ki! 
-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam; 
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale; 
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale! 
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? 
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum! 
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim! 
Adam aldırmada geç git! , diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım! 
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?

Diğer roman incelemelerim için tıklayın



22 Şubat 2020 Cumartesi

SUZAN DEFTER- AYFER TUNÇ

Ne diyeceğimi bilemiyorum aslında. Didem Madak'dan sonra beni etkileyen ikinci kadın yazar/şair Ayfer Tunç oldu galiba. Kitabı anlatmadan baştan diyebilirim ki bu kitabı kesin okuyun.
Ayfer Tunç'un, Suzan Defter isimli romanı her ne kadar üzerinde roman yazsa da aslında tam olarak roman sayılmaz. Kitapta biri erkek diğeri kadın iki karakterin yaklaşık bir aylık günlüklerini okuyoruz. Bu yönüyle bu kitaba tam olarak roman diyemiyorum ama anlatı denilebilir. 
Bu günlükleri okuduğunuzda eşlerinden boşanmış, etrafları kalabalık olsa da aslında tek başlarına kalmış ve melankonik bir hava içinde hayatlarını sürdüren bir erkekle bir kadının hayatını kısaca okumuş oluyoruz. Bir aylık bile tutmayan bu günlükler aslında okuyucuyu ara ara karakterlerin geçmişlerine de götürmüş. Böylece karakterlerin hayatlarını da az çok okumuş oluyorsunuz. Dil çok güzel ve akıcı. Bir bölümü/günü bitirdiğinizde diğerine geçmek için can atıyorsunuz. Kitabın çoğu yerinde anlatılan olayların/olguların dile getirilişi benim yazarın bir hayranı olmama sebep oldu. Çok... Çok ama, çok kere bir cümleyi ya da bir bölümü bitirip kitap daha elimdeyken düşüncelere daldım. Minnacık bir kitap ama kocaman ruhlar var bu kitabın içinde. 
Ayfer Tunç, benzer erkek ve kadın karakterleri bir şekilde bir dönem için birleştirmiş. Çok da iyi etmiş. Yalnız kafama takılan bir kaç şey var. Onları da söylemeden duramayacağım. Kadın karakter Derya'nın abisini bu kadar çok sevmesini bir türlü çözemedim. Bu kadar sevgi biraz fazla olmamış mı sevgili Ayfer Tunç? Bir de erkek karakter kadını yani Derya'yı, Derya olarak değil de Suzan olarak tanıyor. Bunu çözemedim. Kitabın bir yerinde bunun nasıl olduğu yazılıysa da demek ki ben kaçırdım. Yok ben kaçırmadıysam aydınlanmak istiyorum. Son olarak kitabın yani günlüklerin sonu sanki yarım kalmış gibi. Sonunu söylemeyeceğim okuyucunun tadını kaçırmamak adına ama ne bileyim devam etse bir şeye bağlansa, kadınla erkek zaten güzel anlaştılar evlenselerdi ya da birisi ölseydi filan. Belki de birazcık Türk filmi tadında gibi şeyler istiyorum ama bu kadar güzel bir kitap ve sonunda yoksunluk hissi... 
Son olarak okuyucuya tavsiyem bu kitabı kesinlikle okuyun ancak bir şeye parmak basmak istiyorum. Kitabı elinize aldığınızda 16 kasım cuma günü ile hikayeye/günlüklere başladınız. Bir baktınız karşı sayfada da aynı tarih var. Bu kafanızı bulandırmasın. Kitap her iki karakterin günlüklerinin sırayla basılması ile oluşmuş. Yani önce erkeğin sonra kadının günlüklerini okumayacaksınız. Aynı günü hem kadından hem erkekten dinleyeceksiniz. Size tavsiyem önce birinin günlüklerini bitireyim sonra diğerini bitireyim demeyin. Olayın sıcaklığını kaçırmayın böyle yaparak. Son dedim ama, son bir son daha eklemem lazım :) Kitabı elinize aldınız soldaki sayfayı okumaya başladınız. Şuna da dikkat edin. Soldaki günlükler erkeğe hemen karşıdaki sayfada yani sağdaki sayfadaki günlükler ise kadın ait. Karışmasın rica ediyorum. Soldaki ilk sayfayı okudunuz hemen sayfayı çevirin ve devamına yani yine sol ve arka sayfaya geçin. Biraz karışık olmuş olabilir ama okuyunca anlayacaksınız.
İyi okumalar..

Diğer roman incelemelerim için tıklayın

KİTAPTAN ALINTILAR;

"Sen şimdi uçlarından kan damlayan kızıl saçlarının çevrelediği yüzün gözyaşlarınla ıslak, yatağına uzanmış, tavana bakıyorsundur Suzan. Sevmenin seni hala yakıyor olmasına şaşırıyorsundur. Ben de şaşırıyorum."

"Sokakların kanlı olduğu zamanlarda, eski usul bir aşk yaşıyorduk," dedi, "insanlar aşka hala ayıplayan gözlerle baktığı için, aşkımızı belli etmemeye çalışmaktan yorgun düşerdik. O kadar az bir araya gelebiliyorduk ki, önceliği daima aşka veriyorduk. Tam aşkı tatmıştık, ihtilal oldu. Sokaklarda artık ne inanca ne de aşka yer vardı."

"Keder ağırbaşlı bir ruh hali. Ne bileyim, sanki hayatla konuşma fırsatı: Yaa hayat, işte sonunda beni bu hale getirdin. Eserinle övün şimdi."

"İnsan ölmek istiyor", dedi neden sonra.
"Kasvetten mi?"

"Kederden."

"İnsan hayati bir rahim arayışından ibarettir", dedi Ekmek bey, "ev rahimdir. Bundandır kendimize bir ev aramamız. Evi olan insan ne şanslı!"

"Hikaye daima bir ihtiyat payı taşır. Hikayeye gerçek kadar üzülmemiz gerekmez, inansak bile."

"Elimizden akıp giden, karanlık, kasvetli, bizi zavallı kılarak boğan günlere yemeklerle, buğularla, kokularla, seslerle güzel bir gün süsü veririz. Kahve içer, sigaralar tüttürürüz bunun için."

"İnsan gençliğini aşka vermezse, gençlik neye yarar?"

"İş o akşam aşka çok yaklaşmıştık. Bana biraz daha uzun sarılsaydın; ahşap evlerin loş ışıklı pencerelerinden, sokak lambasının ışığında büyüyen gölgelerden çekinmeyip beni öpseydin; belki de beni kurtarmış olacaktın."

"Ağladığını hissettirmemek çok zordur", dedi, "gözlerinden yaşlar akar, burnunu çekmemek için ağzından soluk alırsın. Verdiğin sıcak soluk yüzünü sızlatırken, aldığın soğuk soluk boğazından geçer, kalbine iner. Omuzlarının titrediği hissedilmesin diye kaskatı kesilirsin. Ağladığını duyurmamak çok yorar insanı."

"En huzurlu ölüm bu diye geçmiş aklından: donmak. Sonu olmayan bir uyku"

"Kadın çıkıp gittiğinde bir ferahlık duydum, ihanete çok yaklaşıp durabilen, durabildiği için kendiyle gurur duyan bir aşık gibi."

"BUNUN liseden arkadaşı dedi abim, benim de TAAAa üniversite yıllarında sevgilimdi. Ama HAYIRSIZ çıktı çok, ayrıldık diye Derya'yı da aramadı bir daha.
Hayırsız çıkan sevgili: Suzan.

Bu: Ben. Taaa geçmişte kalmış, değersiz bir hatıra: Bu aşk."

"Karımın gururu mu incindi? Öyle sanmıştım; evliliğimizin ilk zamanlarında olduğu gibi içimde sevinç veren bir şeyler kıpırdamıştı. Çok sonra anladım, henüz gözden çıkarılacak kadar kullanılmamış, yeterince sömürülmemiş bir adam olduğumu."

"İhanet cesurca bir duygu, çok şehvetli, tedirginlik ve korku da var içinde, belli belirsiz bir pişmanlık. İnsanın başını döndürüyor. İhaneti çekici kılan şeyin şehvet olduğunu sanırlar; şehver seldir, sürükleyendir, doğru ; ama asıl çekici olan cesaretmiş meğer.

Cesaret insana iyi geliyor: sana ihanet edebiliyorsam dünyaya hükmedebilirim, bir. İhanet ederken cesaret, şehvet, korku, pişmanlık duyuyorsam; sen varsın demektir ki; işte bu çok önemli, iki."

"Ama beraberlik ölü ise, ayrılmak, çürüyen iki parçanın birbirinden zahmetsizce kopması demektir. Çürümek acı vermez, ölü olan çürür.

Çürüdüğünü anlatmak kolay değil, ölü olduğunu ikrar etmek ise çok zor."

"Derya da iyi. Vereyim konuş.

Ah sevgili abicim, Tülay beni merak etmiyor ki... Gerçekten benim yanımda mısın, değil misin; onu öğrenmek istiyor sadece."

"Sevdiğim: dün ve daima. Sevgilim: sadece bugün.
Sevdiğim: eşsiz ve tek. Sevgilim: sığ ve çok.

Sevdiğim: sevdim sahiden. Sevgilim: emin değilim."

"Yıllar boyu yanmaktansa için için, boş odalarla dolu bir evde boşluk büyütmektense; ipin üstünde yürümekten başka NEDİR BİR HAYAT?"

"Beni neyin beklediğini bilmiyorum. Ama beni güzel günlerin beklediğine inandığım o günler çoktan bitti. O günlermiş meğer güzel olan. Şimdi günler beni olduğum yere çiviledi. Kendi çarmıhımda sızlanıyorum."

"Aşkı aşkın çektiğini bilmiyordum. Hamurunda aşk yoksa bir insanın, nafile."

"Emin olmasam da "hayat bir iz bırakmaktır" diyebilirim.

Mezar taşı bir iz sayılır mı, emin değilim."

"...meyve soyup yiyorlardı, soyup yiyorlardı, her şeyi yediklerini düşünmüştüm o an, beni, benliğimi, iştahla."

"Suzan "aşk acı sevmeye benziyor" demişti, "yakıyor, biliyorsun, ama yine de gidip aşık oluyorsun".

"Kim bir defterde benim adımı geçirmek lüzumunu hisseder ki?"

"Yaşamak her şeye rağmen bir iz bırakmaktır yeryüzünde. -Ben de yaşadım, sizin kadar!"

"Şu dünya üzerinde adımın geçtiği tek yer mahkeme ve noter evrakıymış meğer-ne korkunç."

"Uyuklamak parça parça ölmek, uyumaksa yekpare ölüm."

"Kendimi kapadım yazdığım defterlere. İçimi açmaktan çok korktum."

Aynı şeyleri yazmaktan sıkılıp bıraktım.
Bu defa olağandışı bir şey yok hayatımda. Hatta her şey fazla olağan.
Belki yine hep aynı şeyleri yazarım:
Bugün hiçbir şey olmadı.
Bugün de hiçbir şey olmadı.
Bugün de.

Sonraki sayfalara da (") işareti koyarım."






25 Aralık 2019 Çarşamba

KAR- ORHAN PAMUK

Çok çok uzun bir süredir yeniden el atılmayı bekleyen bir romandı Kar, minik kütüphanemde. Vakti zamanında çooook çoook uzun seneler önce elime almış, okumaya başlamış fakat devamını getirememiştim. Arada sırada bu şekilde yarım bıraktığım kitaplara bir şans daha veririm. Bu kitaba da bu şansı verdim ve tekrardan okumaya başladım. Sonra bir gün, bir akşam yine "şu kitabı bitirmeliyim" mantığı ile okumama devam ederken bir anda kitabı koltuğun üstüne hafifçe fırlattım. Velhasıl bu kitap gene bitemedi. Yaklaşık 140 civarı sayfalara geldim ama inanın devam edemedim. Belki bu yazıyı okuyup beni "adam nobel almış fakat eleştirilere bak" deyip eleştirenler olacaktır. Evet nobel almış almasına da benim gibi sade bir vatandaşın ve sade bir okurun beğenisini alamamış Orhan Pamuk, Kar romanı ile. Belki yüksek bir edebiyat tekniği ile yazılmıştır bu roman. Belki de konusu beni aşıyordur bu romanın. Olabilir. Belki ben Orhan Pamuk'u anlamıyorumdur. Bu da olabilir. O zaman bu kitap benim açımdan bir işkence oluverir, olmuştur da. Anlayacaklara iyi okumalar dilerim. 
Her ne kadar bu romanı bitiremesem de üç beş bir şey söylemem lazım müstakbel okuyuculara.Kitabın arka kapağında New York Times, Orhan Pamuk ile ilgili şöyle demiş; "O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir gazeteci. Orhan Pamuk büyük bir romancı". Üzülerek sadece bu kitabı değerlendirerek New York Times'a şu mesajı iletmeden edemiyorum. Külliyen yalan. Bu kitap tamamen siyasi içerikle yazılmış. Başörtülü kızlar, onların intiharları, cemaatler, şeyhler, tarikatlar, sağcılar, solcular vs. vs. Bir yazar siyasi içerikli bir roman yazamaz mı? Elbette yazabilir. Ama salt edebi olarak kitaba baktığımızda beni hiç mi hiç sarmayan bir dil karşımdaydı. İçeriği geçtim ama Orhan Pamuk benim gözümde dilinin ve üslubunun kurbanı oldu. Ama yine de kapıyı kapatmıyorum. Belki başka kitaplarda buluşuruz Orhan abi. Ha! Bir de... Orhan abi be! Biz Türkler olarak genelde simit, poğaça satanlara "simitçi" deriz. Yani "Merhaba poğaçacı" değil "Merhaba simitçi" :) Bu arada Orhan Pamuk'un selam verdiği simitçi abi selamı alınca hakkın rahmetine kavuşmuş. Allah rahmet eylesin. Haaaa bir de aşağıdaki alıntıdan anlaşılacağı üzere sevgili yazarımız "Pkk'lı teröristlere", "Pkk'lı gerillalar.." demiş. Orhan abi! Hala anlamadıysan bir de ben anlatayım sana. "Pkk'lı gerillalar" dediğin adamlar aslında bildiğin ama anlamak istemediğin ve aslında malumun olduğu üzere "TERÖRİST" "Ya yok. Sen olayı anlamamışsın sevgili okur. Orhan Pamuk aslında kendisi demedi gerilla lafını. Karakteri konuşturuyor ya. Karakter ,teröristlere gerilla diyor" diyenlere sözüm de şudur ki; Hı! Hı! Tabi tabi. Aslında bende Karahanlı'nın oğlu, Polat Alemdar'ın kardeşiyim aslında da, hapşuruk sayısını tutturamayınca işte olmadı. :))))
Velhasıl, yukarıda diyeceğimi dedim. Takdir Yüksek Okuyucunundur. Arz ederim.

Kitaptan Alıntılar;

"PKK'lı gerillaların varlığı bir şekilde hissedildiği için Ka karşı çıkmadı." Not: Pkk=Terörizm

"Ka, Türkiye'de Allah'a inanmanın, insanın tek başına en yüce düşünce, en büyük yaratıcıyla karşılaşması değil, her şeyden önce bir cemaate, bir çevreye girmek demek olduğunu baştan biliyordu."

Diğer roman incelemelerim için tıklayın


20 Aralık 2019 Cuma

BAB-I ESRAR- AHMET ÜMİT

Size de olur mu bilmem ama ben ara ara okuduğum kitaplardaki daha doğrusu beni etkileyen kitaplardaki yerleri ziyaret etmek isterim. Bu ziyaret isteği Balzac'ın Vadideki Zambak ismindeki kitabında olmuştu mesela. Yanlış değilsem kitabın bir yerinde bir nehir ve köprü vardı. O köprüde aşıklar intihar ediyordu. O nehire ve köprüye çok gitmek istemiştim.
Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar'ı ile Vadideki Zambak'ın ne alakası var diyebilirsiniz. Alakası yok tabi. Haklısınız. Ama belki bir yönden bu iki kitap benim içimde alakalı. İki kitapta da hikayenin geçtiği yerleri görmek istedim. Tam bunu derken Bab-ı Esrar'a bir baktım. Ne göreyim. Kitap tamamen Konya'da geçiyor ve Allah'ın benim için biçtiği ve şu an hala yaşıyor olduğum ömrümün tamamı Konya'da geçiyor. Bu şimdi nimet değil de ne. Herkes İstanbul'u yazıyor fakat Ahmet Ümit bizim Konya'yı seçmiş. Nam-ı diğer Gonya. Ne kadar heyecanlıyım anlatamam. İçeriğe ayrıca değineceğim ama bir düşünün yahu. Siz! İstanbul ahalisi! Her kitap sizin sokaklarınızda geçecek değil ya! Kitabın baş kahramanı Karen yani Kimya Hanım bizim Konya'nın sokaklarında cinayet kovalıyor! Mevlana Türbesi'ne gidiyor yahu. Benim evden yürüsem 20 dakika çeker. Kimya Hanım! O kaldığın otel var ya. O otelde muhtemelen daha iki saat önce önünden geçtiğim caddenin oralarda bir yerlerde. Yürüdüğün yolları kaç kere arşınladım, baktığın manzarayı kaç kere seyrettim kim bilir. Bu ne kadar değerli bir şey anlıyor musunuz diğer şehirliler! Kısaca Konya dışındaki sevgili vatandaşlarımızı Bab-ı Esrar'ı yaşamaya ve tabi ki Mevlana Hazretlerini ziyarete Konya'ya davet ediyorum. Kısa Konya davetimden sonra Ahmet Ümit'in beni utandırdığını da söylemeden edemiyorum. Yıllardır Konya'da yaşıyorum, Karen'in geçtiği yollardan binlerce kere geçtim ama maalesef Konya'yı ve Mevlana Hazretlerini ve felsefesini tam olarak tanıyamamışım. Bu eksikliğimi en kısa zamanda gidereceğim inşalllah dedikten sonra kitaba geçiyorum.
Ahmet Ümit'in ikinci kitabını okudum ve buradaki incelememde de belirttiğim üzere bu adam kesinlikle polisiye dışındaki türleri denemeli. Kitabın galiba yarısını geçtiğim halde cinayetin adı tam olarak konulmamıştı. Tamam ortada ölüler var fakat cinayetin adı tam olarak konulmamış. Bu durum beni sıktı mı peki? Kesinlikle sıkılmadım. Başkahramanımız Konya'lı bir babanın kızı olan Karen nam-ı diğer Kimya Hanım İngiltere'den çalıştığı sigorta şirketinin Konya'da meydana gelen bir otel yangınını araştırmak üzere sigorta şirketi tarafından doğduğu topraklara yani güzel Konyamıza gelir. Anlayacağınız Kimya Hanım bir sigorta eksperidir. Yangın neden çıkmış, nasıl çıkmış araştırırken ortaya bir cinayet daha çıkar. Aslında bir cinayetten fazlası çıkar. Ahmet Ümit Beyoğlu Rapsodisinde yaptığı gibi tarihe dokunmuş yine. Bunu da Mevlana şehri Konya sokaklarında katil araştırırken Şems'in cinayetine de el atmasıyla yapmış. Yazarımız bu irtibatı Kimya Hanım'ın manevi yönünü tetiklemiş ve bu manevi etki ile Karen'i Şems cinayetini araştırmaya da itmiş. Yani anlayacağınız ortada cesetler var. Bu cesetlerden bir tanesi de Şems-i Tebrizi'ye ait. Peki katiller kim? Tüm cesetlerin katilini kitabın sonunda öğreneceğiz ama Şems-i Tebrizi'nin katili tarihi bir faili meçhul olarak kalmış ve galiba kalmaya da devam edecek.
Velhasıl yine bir solukta okunabilecek bir Ahmet Ümit romanı Bab-ı Esrar. Kesinlikle hem edebi yönden ve hemde bir Konyalı olmamdan ve kitabın da Konya'yı tarihiyle ve mekanıyla konu edinmesinden mütevellit kesinlikle okunması gereken bir kitap. Şiddetle okumanızı ve Richter ölçeğiyle ölçülemeyecek derecede şiddetli bir şekilde güzel Konyamızı ziyaret etmeniz ve hatta bu kitabı Konya'da yalayıp yutmanız tavsiye olunur. İyi okumalar.

Diğer roman incelemelerim için tıklayın
Ahmet Ümit kitapları incelemelerim için tıklayın

Kitaptan Alıntılar;

"Aşk budur. Aşkın tek bedeli vardır, o da candır. Ölümle kutsanmayan aşk, aşk değildir."

"Kötülüğün olmadığı bir yerde iyiliğin değeri bilinmez."

"Üçler Mezarlığı. Çok eski bir mezarlıktır Miss Karen"
"Neden Üçler Mezarlığı deniyor?"
"Eski bir hikaye. Yedi yüz küsür yıl önce Hazreti Mevlana'ya tutkun Horasanlı üç genç onu görmek için Konya'ya gelir. Ama ne yazık ki geldiklerinde Hazreti Mevlana öteki dünyaya göçmüştür. Hazreti Pir'e kavuşamamak, içlerindeki aşkı iyice alevlendirir. Madem ki Hazreti Pir'i görmedik, biz de onun yattığı toprağa gömülmek istiyoruz diyerek Konya'da ölmeyi dilerler. Dilekleri kabul olunur, üç genç bu topraklarda can verir. Onları da işte bu mezarlığa defnederler. Böylece mezarlığın adı da Üçler Mezarlığı olur."

 "İnsana duyulan aşk ölümlüdür, tıpkı beden gibi. Ölümsüz bir aşk için, ölümsüz bir varlığı sevmek gerek. Hiçbir zaman senin olmayacak, hiçbir zaman anlayamayacağın, hiçbir zaman doyamayacağın, hiçbir zaman kavuşamayacağın, hiçbir zaman terk edemeyeceğin bir varlığı."

"Aslında bu ahşap sanduka, Mevlana Celaeddin Rumi'nin sandukasıydı. Rumi vefat edince, onu defnetmek için babasının yanına getirdiler. Ve oğlunun geldiğini hisseden baba Sultanü'l Ulema Bahaeddin Veled, büyük bir saygıyla mezarında doğrularak onu selamladı."

""Hoşgeldin Goca Gonyalı", diye seslenmişti o da arkadaşına. Demek ki "Goca Gonyalı" burada bir hitap şekliydi."

"Dana neler! bütün Konya sözleşmiş gibi yediğime, içtiğime ilaç katarak halüsinasyon görmemi mi istiyordu? Parayonanın bu kadarı da fazlaydı."

"Sözler hakikat değildir, ağzımızdan çıkan seslerdir. Yeryüzünün gelmiş geçmiş en yetenekli söz ustaları dahi yaşamın en basit anlarını bile bize gerektiği gibi anlatamaz. Renkleri gösteremez, kokuyu duyuramaz, dokunuşunun verdiği hazzı hissettiremez, sesleri işittiremez, yiyecekleri tattıramaz,; diyelim ki bir mucize oldu bunları yaptı, ama insanların ruhunda olup biteni aktaramaz. Belki akıl yürütür. Belki gürbüz düşüncesini aklın üş ayağından biri olan mantığın üzerine bindirip, zihnin sonsuz ufuklarında keyfince gezdirir, ama insan ruhunun anbean değişen halini asla gerektiği gibi anlatamaz."


Ahmet Ümit Bab-ı Esrar
Konya Mevlana Müzesi