NE OKUSAM?

18 Mart 2022 Cuma

TATAR RAMAZAN- KERİM KORCAN

700 KASABA, 70 VİLAYET ve 7 DÜVELDE NAMI SÖYLENDİ... 


Çocukluğum Kadir İnanır'ın başrolünü oynadığı Tatar Ramazan filmlerini izlemekle geçti. Belki de bu filmden midir bilmem oldum olası hapishanelere merakım vardır. İçinde hapishane olan şarkı, türkü, kitap film her şey hep ilgimi çekmiştir. Hapishaneler esasında benim doğuştan da kaderimdir. Hayatım boyu hapishanelerle ve oradakilerle içli dışlı oldum, olmaya da devam ediyorum. Tatar Ramazan filmlerinin bir tanesinde Kadir İnanır eline bağlamasını alır ve Ahmet Kaya'nın şu dağlarda kar olsaydım şarkısını dudaklarını oynatarak sazı da çalarmış gibi yaparak seslendirirdi. Ben o günden sonra Kadir abiyle Tatar Ramazan'ı ve o şarkıyı minik zihnimde aynı keseye hapsettim. Halen de oradalar.

Bu kadar anıdan sonra incelememe başlamadan rahtmetli Kerim Korcan ve mailesinden içtenlikle özür dilemek isterim.

Zira Kerim Korcan'ın Tatar Ramazan isimli kitabını ben hep bir roman zannederdim. Kitabı alıp okumaya başlayıp yarısına geldiğimde de halen roman zannediyordum. Sonradan köşeli jetonum düştü ve anladım ki bu bir öykü kitabıymış. Okuyorum, okuyorum ve bekliyorum ki Tatar Ramazan mevzunun bir yerinde olaya dahil olacak. Olmadı.. Bunda her ne kadar kendimi suçlasam da esas sebep bölümler arası verdiğim uzun sayılabilecek aralar. Bir bölümden sonra ikinci bölüme yani ikinci öyküye geçtiğimde haliyle bir önceki hikayeyi unutuyordum. Sonra yeni bir bölüm, mekan yine mahpushane, karakterler isimleri farklı olsa da aynı; Gardiyanlar, mahkumlar vs. vs. Öyküler esasında amca çocuklarıymış da o yüzden başıma bu iş geldi sanırım. Yine de fena bir okuma da olmadı.

Dil gayet, ama gayet basit. Zira anlatacısından mahkumuna, gardiyanından müdürüne herkes halkın bizzat içinden ve dolayısıyla halk gibi konuşuyorlar. Argo kullanıyorlar, gülümseten küfürler saçıyorlar etrafa. Ama bazı sözleri var ki bunların alıp çerçeveletesiniz gelir. Ne Kafka ne Necip Fazıl ne de başkaları söyleyememiştir o sözü henüz. 

Kitap içerisinde saymadığım ama hepsi hapishanede geçen ve orada kalanların bazen gündelik yaşamlarını bazen de başından geçenleri anlayan öyküler mevcut. Bir hikayede Tatar Ramazan, diğerinde Simitçi, Cıbıl, Elmas ve diğerleri. Hepsi başlı başına film çekilecek karakterler. Hikayeleri malumunuz olduğu üzere hep mutsuz son ile bitmiş. Hep ama hep mutsuz sonlar. Bu sonları yaşayan ve sonun da sonuna varamamış insanlar. Velhasıl acıklı hayatlar, ağlanası olaylar. Şu an bu satırları yazarken aklıma o kader mahkumlarının hayat hikayeleri geldi de.. Ne bileyim bir tuhaf oldum. Acı bana dokunuyor galiba ve bu kitap başından sonuna acılı, acıklı. Belki de hiç tahmin etmeyeceksiniz ama en mutlu son galiba Tatar Ramazan'da. Gerisi kitapta. Tavsiyemdir, akıcı ve okunması gereken bir kitaptır. İyi okumalar. 


Diğer roman incelemelerim için tıklayın

Şiir kitabı incelemelerim için tıklayın


Tatar Ramazan Kerim Korcan


Kitaptan Alıntılar; 

 Ya yağmur düşecekti yer yer yarılan toprağa veya mahpushane bahçesine kan.


Şuradan araban geçti, öküzlerin şu yalaktan su içti, kuş uçtu, katır sıçtı vesaire, ver 25 lira! Ne canına yandığımın vesairesiymiş bu, geldi bizi buralarda da buldu.


Küçük büyül değil, sadece mesele vardır.


Dakikalar, kara karıncalar gibi peş peşe dizilmiş, avcı hattını bozmadan sessizce yürümüş yürümüştü zamanda ve sonra bir konağa gelinmiş, saat olmış akmış akmış, kararan bir akşama doğru çekip götürmüştü gündüzü... Umutlar gene küllenmiş, gamlı bir akşam hazırlığı başlamıştır mahpusta.


Adliyeciler ülkemizde en ulvi bir işi yapmaktaydılar.


Çok güzel söylersin buradan hep çıkarız. Hiç birimiz kalmaz ama hangimiz nereye? Siz ağaç altlarında sefaya, ben de üç ayaklı sehpaya.




27 Eylül 2021 Pazartesi

KÖRLÜK- JOSE SARAMAGO


RENKSİZ KARANLIĞA MAHKUM OLANLARA İTHAF OLUNUR!

Bundan yıllar yıllar önce ben henüz ilköğretim çağında iken okullara körler derneğinden ama(kör) abilerimiz ablalarımız gelirdi. Allah kulundan insani bir vasfını saklıyorsa veya alıyorsa yerine başka bir şey muhakkak koyuyor kanımca. İşte okulumuza gelen bu ama ablalara ve abilere de enstrüman çalma yeteneği veya güzel bir ses bahşetmiş Yüce Yaradan. Bizim okula da konsere gelmişlerdi. Konser başlangıcında da kör bir abi eline sazını almış kısa bir konuşma yapmıştı. Orada küçücük aklımla şu cümleler dikkatimi çekmişti. 

"Sevgili çocuklar sizler ne güzel görüyor ve etrafta koşabiliyorsunuz. Halbuki bizler hiçbir yeri ve hiçbir şeyi göremiyoruz. Bu çok kötü bir durum. Ama en kötüsü de sonradan kör olmak. Bir düşünün daha önce gördüğünüz ağacı, evi, annenizi veya babanızı bir an geliyor artık göremiyorsunuz. Renksiz bir karanlığa mahkum oluyorsunuz. Biz körler için en kötüsü de görürken görmez olmak."

Yukarıdaki kısacık anım hayatım boyunca benim körlere olan bakışımı değiştirmiştir. Bu kısacık konuşma bende istemsiz ama iyi ki de var olan empati duygusunu yeşertmiştir. Yolda ne zaman bir kör görsem onun ayağının ucunu dahi göremediğini bilerek elimden geldiğince yardım etmeye çalışırım.

İşte Jose Saramago'nun Körlük isimli kitabı bana esasında eski günlerimi hatırlattı. Bu kitap sonradan renksiz karanlığa mahkum olanların hikayesi...

Kitap artık benim açımdan Saramago ile özdeşleşmiş uzun uzun ve paragrafsız ama sıkmayan cümleleri bol miktarda ihtiva ediyor. Okuyunca basım hatası zannedilmesin :) 

Klasik Saramago usulü yine bir gün memleketin birinde herkes kör oluyor. Evet yanlış duymadınız herkes istisnasız kör. Bu körlük bu memleketin her yerini bir anda sarıyor ve sırayla ama herkes kör oluyor. Tek bir kişi dışında. Kitabımızın baş kahramanı doktorun karısı... 

Herkes bir anda kör olunca hükümet bunun bir salgın olabileceğini düşünerek tüm körleri bir yerlere tıkıyor ve tutsak ediyor. Yıl 2021 salgın, karantina ve tutsaklık kelimeleri yabancı olmasa gerek. Bir yerden sonra bu karantina öyle bir aşamaya geliyor ki binalar insanları almaya yetmiyor. Herkes sıkış tıkış ediliyor ve tüm körler kendi haline bırakılıyor. Buradan sonra körler arasında anlaşmazlıklar, huzursuzluklar ortaya çıkıyor. Buradan sonrası kitabın sosyolojik bir yönü aslında. Zira "örgütsüzler daima örgütlülere boyun eğmeye mahkumdurlar."  Kendimce koyduğum bu sosyolojik kural yine işlemeye başlıyor ve bazı örgütlenmiş körler bazı örgütlenmemiş körleri zorla, baskı ile yönetmeye başlıyor. Her nedense güçlü olan genelde güçsüzler üzerinde baskı rejimi kuruyor. Allahtan doktorun karısı önderliğindeki örgütsüzler de örgütlenince bu durum tersine dönüyor. Fakat gel gör ki memleketin her yerinde artık herkes kör olmuştur. Körlüğün başından beri kör olmayan doktorun karısı ve ekibi kaldıkları yerden kaçıp şehre çıkıyorlar. Bundan sonrasını anlatmayım ki tadınız kaçmasın. Velhasıl sonraki hikaye körlerin şehirde ne yaşadıklarını anlatıyor. Bir düşünün körsünüz ve şehirde yaşam mücadelesi vermeye çalışıyorsunuz. 

Son olarak kitap sizi sıkmayacak, üzmeyecek cinsten bir kitap. Tavsiyemdir. İyi okumalar.

Diğer roman incelemelerim için tıklayın.

Şiir kitabı incelemelerim için tıklayın.


Kitaptan alıntılar;


"Bir örgüt, bedenimiz de örgütlü bir sistemdir, örgütlü kaldığı sürece hayatta kalıyor, ölüm ise örgütsüzlüğün sonucundan başka bir şey değil."


Körlük Jose Saramago




7 Ocak 2021 Perşembe

OBLOMOV- İVAN ALEKSANDROVİÇ GONÇAROV

 Azıcık da olsa edebiyat dünyasına ilgisi olanların hep kullandığı bir kelimedir Oblomovluk. Bu dünyada az biraz yer aldığım için nedir bu Oblomovluk, kimdir derken kendimi kitabı okurken buldum. 

Çevremizde bazı insanlar olur hani.. Ya sende ne kadar üşengeçsin, utanmasan... şeklinde başlayan cümlelere maruz kalırlar. İşte o insanları üstadı Oblomov bu kitap ile karşınızda. Oblomovluğu hayat felsefesi edinmek isteyen veya nasıl daha üşengeç bir insan olurum diyenler bu kitap başucu kitabınız olacaktır eminim.

Her insan biraz üşengeçtir. Bazen çalışma hayatımızda üşeniriz, bazen de sosyal hayatımızda üşengeç olabiliriz. Fakat bir insan nasıl bu iki hayatında da üşengeç olabilir hala anlamış değilim. Oblomov zengin sayılabilecek, kendi halinde kendine yetecek miktarda bir çiftliği olan kendi halinde bir adam. Kendi halinde diyorum zira gerçekten kendi halinde. Dışarı çıkmaz, gezmez, tozmaz, çalışmaz bir adam. Yani bizim buraların deyimiyle tam bir kızıl g... Noktalı yerleri siz tamamlarsınız ;) Sabahtan akşama kadar sadece ve sadece yiyip içip tam anlamıyla yatan bir adam. Böyle deyince amaaaan bu kitap sıkıcıdır, elin adamının yattığını kalktığını mı okuyacam diyenlere sözüm; işler hiç de öyle değil. Yazarımız bu üşengeçliği gayet çalışkanlıkla okuyucusuna yani sizlere bir güzel yedirmiş. İyi ki de yedirmiş.

Dedik ya üşengeç bir adam Oblomov diye. Ama işte böyle bir insanı bile tek bir şey hayata bağlayabilmiş. Aşk. Hey aşk sen nelere kadirmişsin! Fakat bu aşk çok uzun sürmeden Oblomov yine kendi fazlasıyla mütevazı hayatına bir dönüş yapmış. Oblomovu suçluyorum üşengeç diye ama şöyle bir düşününce belki de diyorum sadece gürültüden, tantanadan ve bunların getirdiği diğer kötülüklerden uzak durmak istemiştir. Kim bilir? 

Kitabın içeriğine fazlaca girmemek adına sözü uzatmıyorum ve kütükten bozma kalınca görünümüyle bu kitap sizi korkutmasın. Mutlaka okuyun. Üşenmeyin işte okuyun :)



Diğer roman incelemelerim için tıklayın

Şiir kitabı incelemelerim için tıklayın


Kitaptan alıntılar;

"Hatıralar mutlu bir hayatın hatıraları olursa güzeldir; insana güç kapanmış yaraları hatırlatınca acı şeylerdir."


"Dostluk genç bir kadınla genç bir erkek arasında aşk olmadığı zaman ya da ihtiyarlar arasında bir aşk anısına dönüştüğü zaman iyi bir şeydir. Bir yanda dostluk, öbür yanda aşk olunca felaket!"


"Oblomov'un ruhunda tutkular, istekler, kahramanlık tasarıları doğmuyordu. Zamanın geçişine, ömrünün boşuna harcanmasına, iyi kötü hiçbir iş yapmayışına, bir ot gibi yaşamasına hayıflanmıyordu. Sanki görünmez bir el onu değerli bir çiçek gibi saksıya koymuş, soğuktan, sıcaktan yağmurdan koruyor ve şefkatle besliyordu."


"Her ne kadar aşkın ele avuca sığmaz bir şey, insanı durup dururken hasta eden bir illet olduğu söylenirse de onun da her şey gibi kendine göre nedenleri ve kanunları vardır. Bu kanunlar henüz layıkıyla incelenememiştir. Çünkü aşka düşen bir insanın kendi ruhunda filizlenen bu duyguyu, gözlerini kapayan büyülü bir bilgin gözüyle seyretmeye vakti yoktur. Kalbinin ne zaman ve nasıl hızla çarpmaya başladığını, nasıl birdenbire kendini feda edebilecek kadar güçlü bir bağla bağlandığını, nasıl kendini unutup sevgilisiyle bir olduğunu, zekasının nasıl uyuştuğunu ya da alabildiğine inceldiğini, iradesinin, düşüncesinin nasıl esir olduğunu, dizlerinin nasıl titrediğini, ateşinin nasıl yükselip gözlerinin nasıl yaşla dolduğunu göremez..."


"Bir laf kalabalığı ortasına atılan iyi, gerçek ve temiz bir sözün ne kadar ağır bastığını, konuşmaları nasıl başka bir yöne çevirdiğini hiç fark etmemişti. Bilmiyordu ki sahte bir utanmayla değil, cesaretle ve uluorta söylenen bir söz dedikoduların iğrenç gürültüleri arasında kaybolmaz, toplum hayatının derinliklerine bir inci gibi iner, kendisine her zaman bir sedef bulabilirdi."


"Kurnazlık bozuk para gibidir; Onunla büyük şeyler satın alınmaz. Bozuk para ile bir insan ancak birkaç saat yaşayabilir. Kurnazlıkla bir şeyi gizleyebilirsiniz, bir adamı aldatabilirsiniz, ama onunla geniş bir ufka varamazsınız, büyük olayları bir sonuca götüremezsiniz."


"Yalnız dar kafalı kadınlar kurnazlığa başvurabilir. Zekaları doğru işlemediği için kurnazlık yolu ile günlük meselelerini çözmeye çalışırlar, hayatın büyük yollarının nereye gittiğini göremeden kendi küçük düşüncelerini bir dantela gibi örerler."


"Hiç kimse hayatında ikinci veya üçüncü defa gördüğü bir kadına böyle bir şey söyleyemez. Kimse bu kadar çabuk aşık olamaz. Ancak Oblomov olmalı ki..."


"Burnun yanı kaşınırsa, haber; kaşlar kaşınırsa, gözyaşı; alın kaşınırsa, birini göreceksiniz; sağ taraf kaşınırsa erkek, sol taraf kaşınırsa kadın; kulak kaşındı mı yağmur var; dudaklar, öpüşme; bıyık kaşınırsa hediye alacaksınız, dirsek kaşınırsa yer değiştireceksiniz; ayak altı kaşınırsa yolculuk..."


"Aynı dairedeki memurlar bir ailenin fertleri gibi birbirinin rahatını, mutluluğunu düşünen insanlar olacak, dairenin işleri bütün günlerini almayacaktı. Fena havalarda, sıcaklarda ya da sadece insanın canı çalışmak istemediği günlerde işi asabilecekti. Bunlar meşru, yasal nedenler olacaktı."


"Keyfine düşkün insanlar böyle takıntılar edinmeden yaşayamazlar; çevrelerinde gereksiz kimseler olmadan rahat edemezler. Tabakayı kim arayıp bulacak? Yere düşmüş bir mendili kim kaldırıp verecek? Derdimizi kimse anlatıp kendimizi acındıracağız? Kötü rüyalarımızı kime anlatıp yorumlatacağız? Kim bize, yatarken bir şeyler okuyup uykumuzu getirecek? Hazırcı, bazen öteberi almak için en yakın kasabaya gönderilir, ev işlerine de yardım eder. Bu işleri ev sahibi yapacak değil ya!"


OBLOMOV İVAN ALEKSANDROVİÇ GONÇAROV


1 Aralık 2020 Salı

MALCOLM X- ALEX HALEY

Yıllardır Amerikan filmlerinde hep duyduğumuz bir replik vardır. "Pis zenci!" Bu zenciler niye pistir, bunların başına ne gelmiştir de "zenci" olarak adlandırılmışlardır? Amerika'nın tabiri caizse pis zencilerinden bir tanesinin, Malcolm X'in hayatını anlatan bir kitap Malcolm X. Son cümleme özellikle dikkatinizi çekerim, bu kitap Malcolm X'in hayatını ve belki de görüşlerini anlatıyor. Görüşler kısmına çok fazla giremedim. Burada kitapla ilgili yorumlara geçiyorum.

Kitap baya baya uzun bir önsöz ile başlıyor. Başladım önsözü okumaya ancak devam edemedim bari kitaba geçeyim dedim. Kitaba başladım. Başlamamla birlikte küçük Malcolm'un hayatını büyüyerek okumaya başladım. Hayat dediğim klasik Amerika.... Pis zenciler, kızlar, erkekler, barlar, partiler vs. vs. Bunların hepsini anladım da bu hayat kısmı çok uzun sürdü. Malcolm X'in görüşleri bu uzunluğun içinde minicik kalmış. Ben kitabı alırken aksine hayatından ziyade görüşlerini çok okumak istemiştim. Belki kitabın ilerleyen bölümleri benim istediğim gibidir. Ama ben o bölümlere ilerleyemedim, kitabı atlayarak okumak da istemedim.

Velhasıl yarım bıraktığım tavsiye konusunda olumlu/olumsuz bir yorumda bulunamayacağım bir kitaptır. İyi okumalar.

ROMAN İNCELEMELERİM İÇİN TIKLAYIN

ŞİİR KİTABI İNCELEMELERİM İÇİN TIKLAYIN

DİĞER TÜRLER İÇİN TIKLAYIN




6 Kasım 2020 Cuma

KAĞNI-SES SABAHATTİN ALİ

Uzunca bir süredir kitap orucu tutuyordum istemeden. Salgından mıdır yoksa yaz havasından mıdır bilmiyorum ama bu oruç iyice canımı sıkmaya başlamıştı. Orucu bozuyorum, 61 gün kefaret orucunu da bilahare tutarım artık. Orucu ara ara ufak ufak bozmama sebep edebi yönünü çok sevdiğim Sabahattin Ali'nin Kağnı-Ses isimli öykü kitabı oldu. Bu kitaba ne zaman başladığımı bile hatırlamıyorum. Ama anlattığım geçersiz sebeplerden ötürü kitabı sonunda bitirdim. Zaten kısa, 160 sayfalık bir kitap. Bu arada kitabı da galiba A101'den almıştım. 

Yazarların hikaye kitaplarında sürekli rastgeldiğim hikayeyi okurken "yazarın anılarını/hayatını okuma" tezimi bir kere daha yaşadım. Hikaye olduğunuzu sandığınız şey aslında yazarın gelip geçerken gördüğü/tanıdığı insanlara veya olaylara bir bakış açısı. Sabahattin Ali'de aynen böyle yazmış anılarını. Yazarın sürgünle geçen hayatı boyunca gittiği yerlerde geçiyor hikayeler. Bu mekanlardan en çok dikkatimi geçen tabi ki memleketim olan Konya'da geçen bölümler. Vakti zamanında burada da çalışmış olan Sabahattin Ali bizim memleket hikayelerine iyi ki de yer vermiş. 

Dil akıcı ancak hikaye deyince aklınıza, garip garip ve derinden sarsan olaylar gelmesin. Bu demek değildir ki bu kitap okunmaz. Aksine okunması gerekir. Okumaya başlayacaklara son sözüm kitabı memleket hikayeleri gibi değerlendirin ve öyle okumaya başlayın. İyi okumalar.

Roman incelemelerim için tıklayın

Sabahattin Ali'nin diğer kitapları için tıklayın

Şiir kitabı incelemelerim için tıklayın


Kitaptan alıntılar;

"Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir."

"Sevgilime değil, aşka, beni sarsan, serseri yapan, vukuat çıkartan bir aşka aşıktım. İçimde boş durmayı hiç istemeyen, mütemadiyen kımıldayan bir şeytan vardı ve bu şeytan, eskiden beri, iş bulamadığı ve beni mektepten attıracak veya karakolda geceletecek bir vakaya sevk edemediği zamanlar hiç olmazsa birisine aşık ederdi. Ama kime olursa olsun.."

"Erkekler belki mühendis, belki doktor, belki avukat veya muallim olmuşlardı, fakat bunu bir fikir ihtiyacı olarak değil, iyi karnını doyurmak, iyi giyinmek, güzel karı alabilmek için yapmışlardı."

"Ne yapmıştım ben bu kadına? Ne istemişti benden? Ufak bir kaprisi için beni rezil etmekte tereddüt etmemişti. Ne kadar insanlıktan uzak mahluklardı bu kadınlar. Onları anlamaya asla imkan yoktu. Çünkü anlaşılacak tarafları yoktu. Onlar kendileri de ne yaptıklarının farkında değillerdi ve sevkıtabiilerine tabi olarak akıllarına eseni yapıyorlardı. Onların hareketlerinde sebep ve şuur arayan bizler, böyle bir şey bulamayınca, "kadın anlaşılmaz ve derin bir mahluktur!" diyoruz; şeytani bir kuvvetle bizim üzerimizde hüküm yürüten bu mahlukun boş, manasız ve basit bir "yarı hayvan" olduğunu kendimize itiraf etmek istemediğimiz için.."

"Biliyor musunuz, bir dakika, hatta bir saniyede verilen veya verilmeyen bir karar, bir tereddüt anı, insanın hayatı üzerinde ne uçsuz bucaksız neticeler doğurabiliyor."



Sabahattin Ali Kağnı-Ses


2 Temmuz 2020 Perşembe

KAPLAN KAPLAN- ALFRED BESTER

Hepinizin bildiği üzere çıkış noktası konusunda şüphe duyduğum korona salgını tüm dünyanın başında elindeki mızrağıyla geziyor ve bir oraya bir buraya saldırıyor. İnsanlar evlerinde hapsoldu. Karantina günleri başladı. Tüm dünya gibi bende insanlarla temasımı en aza indirmeye çalışıyorum. Bu yüzden e-kitap indirip okumaya başladım. İşte Alfred Bester'in Kaplan Kaplan isimli kitabı hayatımda ilk kez okuduğum e-kitap oldu. Aslında bu kitabı ben daha önce fiziki olarak elime almış ve biraz da yol almıştım. Fakat kör talihim bana eksik basım bir kitabı sununca hevesim kursağımda kalmıştı. O günden bugüne kadar bu kitap hep aklımdaydı.Yoksunluğunu hissediyordum. Bu yoksunluğun sebebi kitabın çok hoşuma gitmesiydi. Şu an kitap bitti ama aynı şeyleri düşünemiyorum. Bu kitapla önceki tanışmamda çok sayfa okumamıştım. Galiba 70. sayfalarda basım hatası karşıma çıkmış ve kitabı bırakmak zorunda kalmıştım. Ama şu an e-kitap olarak bitirdiğim bu kitapla bıraktığım kitap arasında sanki dağlar kadar fark var. Bunu tek bir şeye yoruyorum. Tercüme kalitesi. İlk okuduğum kitap İthaki Yayınlarından olanıydı. E-kitap ise Altıkırkbeş Yayınlarından. Bu kitap okunacaksa kesinlikle İthaki'den okunmalıdır.
Gelelim kitabın konusuna. Kaplan kaplan bir bilim kurgu kitabı. Sene 1950'lerde yazılan ve 24. yüzyılı öngören bir kitap. Şimdi düşünüyorum da sene 2020. Hayal etmeye çalışıyorum. Kimsenin hayal etmediği şeyleri düşünmeye çalışıyorum ama aslında kuvvetli olan hayal gücüm beni hayal kırıklığına uğratıyor. Aklıma gelen her şey birileri tarafından dolaylı ve doğrudan hayal edilmiş. Hayal dünyasının tüm köşe başları tutulmuş. Hüsrana uğradım. Fakat yazarımız Alfred Bester hiç hüsrana uğramamış ve güzel de hayaller kurmuş. Bu hayallerden en güzeli tabi ki Jauntleme... 21. Y.Y. ilk çeyreği insanının anlayacağı şekilde tercüme edersek ışınlama. Yazar betimlediği gelecekte ışınlanmak insanın kendi kendine kolaylıkla gerçekleştireceği bir eylemden ibaret olmuş. Şöyle bi düşünüyorum da. Güzel olurdu aslında. Araba, yakıt vs. derdi yok. Tak... Evdesin/iştesin. Yolda adamın birine gıcık gittin bas küfrü.... Tak.. Kaçmışsın. Bu basit örneklerde bile insan heyecan duymuyor değil.
Konuya biraz daha girecek olursam.. Bilmem hangi tarihte Gully Foyle adında bir adam uzayda çalıştığı gemide yolculuk ederken gemi bir kaza geçirir. Gemide bahtsız Gully tek başına kalır. Oradan geçen Göçebe isimli bir gemi Gully'i gördüğü halde yardım etmeden oradan uzayda Mars marketin oradan Satürn Mobilya istikametine dönüp Gully'i kaderine terk eder. Gully bir şekilde o gemiden kurtulup kendisini ölüme terk eden Göçebe'yi ve içindekileri aramaya veya avlamaya başlar. Kitabın geneli bu av ile ilgili. Bu kitabı bilim kurgu olmaktan çıkarıp başka bir şeye sokmaya çalışırsam eğer tam anlamıyla bir aksiyon filmi veya kitap olarak düşünürsek bir polisiye olabilir. Bu arada Gully Foyle dediğimiz adam tam anlamıyla bir hödük. Bildiğin odun. Söylemeden edemeyeceğim. Konu da böyle. Anlatıyorum anlatıyorum ama yine aynı noktaya geliyorum. Okuduğunuz kitapların tercümesi KALİTELİ  olsun. Bu kitabın İthaki'den olanını hiç elime almamış olsam Kaplan Kaplan belki vasat bir kitap olabilirdi benim açımdan. Ama ilk okuyuşumu ve o heyecanımı düşününce kendi kendime Altıkırkbeş'in tercümesi kötü diyorum. Velhasıl e-kitap olarak okuyacaksanız sakın sanal alemde Yandex Disk'de veya başka bir yerde Altıkırkbeş tercümeli olanını indirip okumayın vaktinizi boşa harcamayın. İthaki tercümesine sözüm yok. 70 sayfa bile olsa kitap aklımdan çıkmayacak kadar içime işlemişti. Çok konuştum, çok düşündüm, çok yazdım. Ben susuyum sizler okuyun. İyi okumalar.

Diğer roman incelemelerim için tıklayın
Şiir kitabı incelemelerim için tıklayın


25 Haziran 2020 Perşembe

HAN DUVARLARI(TOPLU ŞİİRLER)- FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL

Hatırlar mısınız bilmem ama hani ortaokul ve lise çağlarımızda türkçe ve edebiyat kitaplarında şiirleri bulunan şairler vardır. İsimlerini, edebi görüşlerini bildiğimiz, şiirlerini eğitim sisteminin verdiği bir ciddiyetle hissetmeden okuduğumuz şairler ve şiirleri vardır. O şairleri sistemin verdiği ciddiyetle veya ergenlik/gençlik ateşi ile aslında tam olarak anlayamaz veya şiirlerinden istenilen tadı alamayız. Faruk Nafiz Çamlıbel'de o şairlerden bir tanesi. Han Duvarları desem zihninde hiçbir şey uyanmayacak çok az Türk vardır bu memlekette.
Hep söylerim. Belki yanlış belki doğru.. Bir şiir insanın ya ruhuna ya da diline dokunabilmeli. Ya da her ikisi birden olabilmeli. Ya kafiyesiz ve düzensiz satırlar bizi bizden almalı ya da anlamı derin olmayan ancak güzel söylenmiş sözler okurken bizi bizden geçirmeli. Duyguya veya sanata hayran olabilmeliyiz. En azından bir tanesini anlayabilmeli, hissedebilmeliyiz. Faruk Nafiz Çamlıbel hem ruhumuza hem de dilimize tam olarak hitap edebilmiş nadir şairlerden bana göre.
Bir şiirini okuyup da konusu ne olursa olsun ona hayran olmamak en azından beğenmemek galiba mümkün değil. Manalar o kadar derin, mısralar o kadar güzel dizilmiş... O kadar çok mısra oldu ki içinden "ne güzel anlatmış" dediğim. Velhasıl kardeşlerim! Faruk Nafiz Çamlıbel benim cahil gözümde ve engin gönlümde yeri çok sağlam olan bir şair olarak kalacaktır. Hep deriz ya "Üstad Necip Fazıl" diye. Böyle güzel şairleri okuyarak benim şiir üstadlarım gitgide artacak anlaşılan. Kesinlikle okunması gereken mükemmel bir şiir kitabıdır. İyi okumalar.

Diğer şiir kitabı incelemelerim için tıklayın
Roman incelemelerim için tıklayın



HAN DUVARLARI

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,    
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...    
Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,    
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.    
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!    
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,    
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...    
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,    
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,    
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...    

    Ellerim takılırken rüzgârların saçına
    Asıldı arabamız bir dağın yamacına.    
    Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,    
    Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
    Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
    Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
    Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.    
    Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.    
    Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
    Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince    
    Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
    Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.    
    Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
    Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.    
    Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,    
    Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,    
    Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
    Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan    
    Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,    
    Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...    
    Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine    
    Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.
 
    Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;    
    Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
    Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,    
    Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
    Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,    
    Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.    
    Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri    
    Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
    Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya    
    Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.    
    Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
    Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
    Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,    
    Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
    Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı    
    Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
    Gitgide birer ayet gibi derinleştiler    
    Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...    
    Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,    
    Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;    
    Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,    
    Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...    
    Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,    
    Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken    
    Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;    
    Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
    Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa    
    Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;    
    "On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan    
      Baba ocağından yar kucağından    
      Bir çiçek dermeden sevgi bağından    
      Huduttan hududa atılmışım ben"    
    Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...
    Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.    
    Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
    Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;    
    Araya gitti diye içlenme baharına,    
    Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...

    Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
    Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.
    Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri    
    Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
    Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,    
    Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...    
    Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,    
    Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
    Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,    
    İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
    Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden    
    Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
    Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,    
    Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
    Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
    Burada son fırtına son dalı kırıyordu...
    Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
    Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
    Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;    
    Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...    
    Gönlümde can verirken köye varmak emeli    
    Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"    
    Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana    
    Biz menzile vararak atları çektik hana.    

    Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş    
    Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
    Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
    Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
    Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
    Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
    Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
    Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
    "Gönlümü çekse de yârin hayali    
      Aşmaya kudretim yetmez cibali    
      Yolcuyum bir kuru yaprak misali    
      Rüzgârın önüne katılmışım ben"    
    Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
    Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
    Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde    
    Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
    Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
    Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
    Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
    Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
    "Garibim namıma Kerem diyorlar    
      Aslı'mı el almış haram diyorlar    
      Hastayım derdime verem diyorlar    
      Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"    
    Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
    Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
    Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
    Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
    Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
    Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
    Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
    "Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
    Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
    Dedi:    
           "Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"
    Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
    Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...    
    Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.    

    Aradan yıllar geçti işte o günden beri    
    Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,    
    Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
    Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
    Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
    Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
    Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..



"Ben, ki bugün her aşka tas tutan bir varlığım,
Evvelden bir mezardım, şimdi bir mezarlığım."

"Gülerek: "Şair, dedin, belli, kalbin bir değil!'"
-Çünkü, dedim, çektiğim bir değil, bin bir değil:"

"Duymadığım hasreti yazmadım ömrümde ben"

ÇOBAN ÇEŞMESİ

Derinden derine ırmaklar ağlar,   
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi,   
Ey suyun sesinden anlıyan bağlar,   
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi.   
       
"Göynünü Şirin'in aşkı sarınca   
Yol almış hayatın ufuklarınca,   
O hızla dağları Ferhat yarınca   
Başlamış akmağa çoban çeşmesi..."   
       
O zaman başından aşkındı derdi,   
Mermeri oyardı, taşı delerdi.   
Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi.   
Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi.   
       
Vefasız Aslı'ya yol gösteren bu,   
Kerem'in sazına cevap veren bu,   
Kuruyan gözlere yaş gönderen bu...   
Sızmadı toprağa çoban çeşmesi.   
       
Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda,   
Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda,       
Ateşten kızaran bir gül arar da,
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi,   
       
Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar,   
Tarihe karıştı eski sevdalar.   
Beyhude seslenir, beyhude çağlar,   
Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi...



"Bana derler: "Kumralı mı, sarışın mı sevgilin?"
Derim: "Ne ben bilirim, ne o, kim olduğunu?"
"Ey genç kızı sormadan şarap içenler! Bilin:
Ben tanırım sevginin sade sarhoşluğunu'"



"Yalnız ela gözü yazacak mısralarım,
Yalnız siyah bir saçı elim tel tel sayacak.
Benden evvel hatıran varsa senin ağlarım,
Benim senden sonrası ömrümce olmayacak!"



"Caddeden sokaklara doğru sesler elendi,
Pencereler kapandı, kapılar sürmelendi.
Bir kömür dumanıyle tütsülendi akşamlar,
Gurbete düşmüşlerin başına çöktü damlar...
Son yolcunun gömüldü yolda son adımları,
Bekçi sert bir vuruşla kırdı kaldırımları.
Mezarda ölü gibi yalnız kaldım odamda:
Yanan alnım duvarda, sönen gözlerim camda,
Yuvamı çiçekledim, sen bir meleksin diye,
Yollarını bekledim görüneceksin diye.
Senin için kandiller tutuştu kendisinden,
Resmine sürme çektim kandillerin isinden.
Saksıda incilendi yapraklar senin için,
Söylendi gelmez diye uzaklar senin için...
Saatler saatleri vurdu çelik sesiyle,
Saatler son gecemin geçti cenazesiyle,
Nihayet ben ağlarken toprağın yüzü güldü,
Sokaklardan caddeye doğru sesler döküldü..."



ALLAHAISMARLADIK

"Elimi beş yerinden dağladı beş parmağın,
Bağrımda da yanmadık bir yer bırakmadan git...
Bir yarın göçtüğünü,çöktüğünü bir dağın
Görmemek istiyorsan ardına bakmadan git!


Yavrusunun yoluna dalan bir dul bakışı
Andırıyor ışıksız evinde pencereler.
Biraz yeşermek için beklesin artık kışı
Çağlayansız yamaçlar,suyu dinmiş dereler.

Bir sarı yaprak gibi düştü gönlüm yoluna,
Buğulu gözlerimden geçmediğin gün olmaz:
Benim kadar titremez hiç bir yiğit oğluna,
Hiç bir ana kızına bu kadar düşkün olmaz.

Bin fersahtan duyarım kimle gülüştüğünü,
Alnından öz kardeşim öpse ben irkilirim.
Değil yalnız ardına kimlerin düştüğünü,
Kimlerin rüyasına girdiğini bilirim.

Gözlerimi gün gibi kamaştıran yüzünü
Daha candan görürüm senden uzaklaşınca.
Sararırsın dönüşte görünce öksüzünü:
Bir gelinlik kız olur aşkım senin yaşınca.

Elimi beş yerinden dağladı beş parmağın,
Bağrımda da yanmadık bir yer bırakmadan git.
Bir yarın göçtüğünü,çöktüğünü bir dağın
Görmemek istiyorsan ardına bakmadan git!

"Namluna dayanır,yola dalarsın,
Duruşun,bakışın yaman,be Ali!
Boşuna tetiği ne kurcalarsın?
Var daha ateşe zaman,be Ali!
 
Yıllanmış bir çınar pusuluk yerin,
Nerdeyse gelecek beklediklerin.
Var iki atımlık canı kederin,
Desene işleri duman,be Ali?
 
Onu sen büyüt de söğüt boyunca
Kendini ellere versin o gonca!
Sözüme kanmadın bunu duyunca,
Gönlündü gözünü yuman,be Ali!
 
...Geldiler beklenen çiftler ormana,
Duruyor iki genç,ne hoş,yanyana.
Bir kurşun kadına,bir de çobana,
Çınlasın yıllarca orman,be Ali!
 
Görünce uzanmış yar kucağına,
Boynunu dolamış zülfü bağına,
Kurşunu kahpeye atacağına
Kendine çevirdin...Aman,be Ali!"


"Kirpiğine sürme çek,
Kına yak parmağına:
Bu yıl yaşın girecek,
Kız, gelinlik çağına.

Anlatıyor duruşum,
Ben sana vurulmuşum;
Ko, düşsün gönül kuşum
Saçlarının ağına.

Yaş olsam gözden akmam.
Göz olsam gayre bakmam,
Vatanımsın, bırakmam
Ellerin kucağına!"



ONU BİR GÜN GÖRMEDİM

Yüzüme sert çizgiler çekti senin adını,
Hasret saatlerini saydı saçımda aklar.
Senin ağzından çıkan bir cümlenin tadını
Ne bugün içki verdi,ne bu gece dudaklar!

Sorma,nasıl yollarda tutunabildiğimi,
Nasıl siyah rüzgara yaşımı sildiğimi...
Görür görmez kapında yere devrildiğimi
Ürperdi bir tekinsiz kedi gibi sokaklar.

Gece muzlim şeklini bana çizmese perde,
Sesin bir sırça gbii kırılmazsa içerde,
Beni bugün serilmiş görenler orta yerde
Yarın da bir çukurun içinde bulacaklar...


KIŞ GÜNEŞİ

Dağda rüzgarların kaval çaldığı,
Bağın tek meyvesi kar olduğu gün,
Sen bize nisandan kalma bir şarkı
Ve temmuz koncası bir pembe güldün...

Seninle, renginle dolan bir sofa
Uzun kış çekmedi bahar hasreti,
Bahçede fidanlar söken fırtına
Senin yaprağına bile değmedi.

Gezdiğin yollarda açardı çimen,
Her gülüş, yüzünde başka bir çiçek.
Geçtikçe biz ömrün cehenneminden
Senin cennetini arardık, Melek!

Güneşi sarsa da kefen bulutlar
Doğardın ay gibi düşüncemize.
Beyaz yer, siyah gök, iki ihtiyar,
Tabiat bir seni görürdü taze...

Dört mevsim açılır derken, ansızın,
Sarardı konca gül, kırıldı saksı.
şimdi her tarafta sevinci yazın,
Sade gönlümüzde soğuk dalgası!


GÜN GİBİ

Seneler geçmemiş sanki aradan,
Gezmişiz bu yerde daha dün gibi;
Ne varsa, ağaçlık, akar su, meydan,
Hepsi ta o zaman gördüğün gibi…
 
Değişen bir benim, bu bahtı kara,
Yadırgar sanırım beni manzara;
Yabancı kalmışım aşinalara,
Köyüne geç dönen bir sürgün gibi.

Bir akşam uykuya dalmışım erken,
Henüz genç başımda yeller eserken.
Bu sabah gözlerim açıldı derken,
Baktım ki, ağarmış saçım gün gibi!




"Almış aydınlığı günler yüzünden,
Geceler saçından, siyah olmayı..
Gün beni ayırır diye hüzünden
Geceler bilmiyor sabah olmayı!

Yüzünü görmeden geçse yıllarım
Geceyi saçmış gibi okşarım,
Göynü çocuklukta kalan ben varım,
Aşkım öğrenmedi günah olmayı.."



"Soldakinin gözleri aysız gece yarısı."




PİÇ

Sıcak bir el değmeden henüz ilk gözyaşına
Kundağını serdiler bir musalla taşına.
Gözlerin bir camiinin eşiğinde açıldı,
Atıldın doğduğun gün hayata tek başına!

Yanında anan olsa gene ömrün bahardı,
Sana dar günlerinden açık bir kucak vardı:
Bağrına oğlum diye bastı İsa'yı Meryem,
Bir babasız yavrudan bir peygamber çıkardı.

Sana soylu olanlar der ki: "Soysuz kişi bu!"
Onların belli çünkü, gelmişi geçmişi bu.
Biz neden soyluyuz da sana soysuz diyorlar?
Aslını hiç arama, tesadüfün işi bu!

Haydi, adsız doğmanın derdini duya duya,
Yat ölüme benzeyen bir uğursuz uykuya.
Yazık ki boğazına bir ip geçirmediler,
Yazık ki atmadılar seni kör bir kuyuya!

Tanır gibi yüzüne bakınca her geçici,
Yarın, öksüz kalbinin burkulacaktır içi.
İki kattır azabın günahını işleyenden:
Anana kahpe derler, sana kahpenin piçi...



"Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek,
Bizim diyarımızda bin bir baharı saklar!
Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek
İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar

Sen kubbesinde ince bir mozaik ararda
Gezersin kırk asırlık mabedin içini
Bizi sarsar bir sülüs yazı görsek duvarda,
Bize heyecan verir bir parça yeşil çini

Sen raksına dalarken için titrer derinden
Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin
Bizimde kalbimizi kımıldatır derinden
Toprağa diz vuruşu dağ gibi bir zeybeğin

Fırtınayı andıran orkestra sesleri
Bir ürperiş getirir senin sinirlerine,
Istırap çekenlerin acıklı nefesleri
Bizde geçer en yanık bir musiki yerine

Sen anlayan bir gözle süzersin uzun uzun
Yabancı bir şehirde bir kadın heykelini,
Biz duyarız en büyük zevkini ruhumuzun
Görünce bir köylünün kıvrılmayan belini...

Başka sanat bilmeyiz karşımızda dururken
Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz
Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken
Sana uğurlar olsun... ayrılıyor yolumuz"




"Ufkumda bulutlar kümelerken kara bahtım,
Ben her gönül ufkunda doğan sabahtım.
Devran herkese taslarla zehir sundu da birden
Ben herkese bir neşe yarattım o zehirden.
Bir köprü kurup, zulmetin ardında, seherle,
Bildim gülüp eğlenmeyi ömrümce kederle.
Alnımdaki her çizgi beyaz bir gece saklar,
Bir başka şafaktır saçımın gördüğü aklar.
Farkım ne, emel kaynağı bir körpe çocuktan,
Mademki henüz gelmedi son yolcum ufuktan?
Ömrümce neden yılları zincir gibi çektim,
Mademki bir aşk uğruna can vermeyecektim?
Bir müjde taşır her gün uzaktan bana rüzgar;
Elbet gelecek, gelmedi, bir beklediğim var!

Son beklediğim gelmeden, ölsem de yüzünde,
Devran bulacak yar ile ağyarı hüzünde.
İsmim gezecek pembe dudaklarda elemle,
Gözler dolacak bir çocuk ölmüş gibi nemle,
Bir günde doğup can veren altın kelebekler,
Bizden daha genç bir şair öldü diyecekler!"




"Göl sanırdık ne zaman dalsak ela gözlerine,
 Seyrederdik seni günlerce gülistan yerine. 
 
Saçlarındaydı bütün tılsımı binbir gecenin, 
Seher alnında, şafaklar gülüşündeydi senin.  

Aramazdık gece mehtabı yüzün parlarken, 
Bir uzak yıldıza benzerdi güneş sen varken."




"Ey gözlerinin çevresi mor, benzi tutuşmuş,
Akşamladığım yolları yalnız gezen âfet!
Kaç yıl geçecek, böyle hazin, böyle habersiz,
Sen Marmara'nın göl gibi durgun bir ucunda,
Ben böyle atılmış gibi yurdun bir ucunda,
Sen benden uzak, ben sana hasret,
Sarmış beni gurbet.
 
Sarmış beni Mecnûn diye zincir gibi dağlar;
Bir türbe ki ruhum, gelen ağlar, giden ağlar!
Her şey bana bigâne bu yerde,
Herkes gibi her şey:
Sessiz dereler, solgun ağaçlar, sarı güller;
Dillenmiş ağızlarla tutuk dilli gönüller...
 
Hatta bana insanlara nisbetle yakındır
Bahçemde ölen kuş,
Bahçemde kefensiz gömülen kuş.
 
Herkes bana bigâne bu yerde...
Bir yer ki, sevenler, sevilenlerden eser yok;
Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok;
Yok... Yok!"



"Seni ben bekliyorum, göğsüm açık, bağrım açık;
Hançer ol, göğsüme saplan; ecel ol, karşıma çık!"



"Onlar ki bugün gökte birer kasra çekildi,
Devrinde fakat hangisi mesut olabildi?
Varsın seni ömrünce azabın kolu sarsın
Şair, Sen üzüldükçe ve öldükçe yaşarsın!"